Türk Edebiyatında Mektup Geleneki (Araştırma)

Faruk Nafiz’a Açık Mektup.

Dursun Özden (Han Duvarları Belgeseli Yönetmeni)

Merhaba üstadım… 

Bu mektubu, memleketim Ulukışla’dan yazıyorum.

Bir elimde; sevgiliniz şair Şuküfe Nihal’in yazdığı “Sıla Yolları” kitabı; diğerinde ise, benim de belgeselini çektiğim, sizin baş tacı eseriniz olan “Han Duvarları” kitabı var. Sırt çantamda ise, bir döneme damga vuran ve bunca yıl biriktirdiğim, içinde kendi el yazması, karalama şiirlerinde olduğu mektuplar bulunmaktadır… Trende karşımda oturan bir yolcu, benimde duyacağım tonda, bir şiir okumakta. Daha önce size gönderdiğim bir mektupta, söz ettiğim ve sizin de sevdiğiniz şairlerden biri olan, Karamanlı Namdar Rahmi Karatay’ın şu dizeleri; “Esti kavak yelleri, döndü birer iğdeye / Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye…” hala kulaklarımda çınlıyor…

Mektuplar, ah! El yazması alışkanlığımızı unuttuğumuz o mektuplar…

Ve ben bu mektubu; Anadolu’dan, Han Duvarları mazgalları üstünde yanan ateş etrafına toplanmış yolcular, aksakal bilgeler ve yoleri gezgin dervişlerin otağına konuk olan Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın, sağ gelip ölü çıktığı, o Han’dan yazıyorum… 

Dünya bir han mı?

Binlerce insanın ölümüne neden olan ve Dünyayı korkutan Korona Virüs Salgını nedeniyle, evlerimize tutsak edildiğimiz bu günlerde; okumak ve yazmak alışkanlığımızı pekiştiriyoruz, yeniden… 

Bende, 1923 yılında sizin yazdığınız bir şiir kitabı (Han Duvarları) üzerine, izlenimlerimi ve anılarımı okurlarımla paylaşacağım, izninizle…

“Han Duvarları” şiiri yazarı, “Beş Hececiler” ve Milli Edebiyat akımının öncüsü Faruk Nafiz Çamlıbel (18 Mayıs 1898, İstanbul – 8 Kasım 1973, Fethiye). Kabri, İstanbul Karacaahmet gömütlüğündedir. Şiirin yol öyküsünü yazan Faruk Nafiz Çamlıbel’e, Han Duvarları şiirini yazdıran, ona esin kaynağı ve konuk olduğu yer; gurbeti sılaya bağlayan tarihi Ulukışla Tren Garı, Kuvay-ı Milliye Direnişi’nin ilk kıvılcımı ve ilk kurşunu, Nazım Hikmet’ten Tarık Buğra’ya, pek çok şaire esin kaynağı olan, Anadolu’nun aydınlık yüzü, yoksul ama bir o kadar da mutlu insanların otağı, memleketim Ulukışla’da yer alan, Darboğazlı Palavracı Süleyman Çavuş (Tarık Buğra’nın babası)’dan Eşekli Seyyar Kütüphaneci Mehmet Efendi’ye dek, nice konuklarını ağırlayan ve öğretmen şair Faruk Nafiz’in da konakladığı, tarihi Ulukışla Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı’ndan yazıyorum bu mektubu…

Aslında bu mektup; 1923 yılında Kayseri Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak tayini çıkan Şair Faruk Nafiz’in, Haydarpaşa Tren Garı’ndan başlayan ve Ulukışla’da biten yolculuğu ardından; yaylı at arabasıyla üç gün süren, Ulukışla-Kayseri yolcuğunun bana anımsattıklarıdır… 

Bende, Han Duvarları Belgeseli filmini çekmek için; Faruk Nafiz (Mart 1923) gibi, Mart 2016’da, tam 93 yıl sonra, aynı zamanda ve aynı trenle (Toros Ekspresi) ile Haydarpaşa-Ulukışla arasında yolculuk yaptım. Daha o tarihte, Ulukışla-Niğde-Kayseri tren yolu yoktu. Bu hat, 1935’de yapıldı. Bu nedenle, bu güzergahı at arabasıyla gitmek zorunda kaldık. Sırasıyla; Ulukışla Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı, Niğde Ak Medrese, İncesu Kara Mustafa Paşa Kervansarayı ve Kayseri Lisesi’ne uzanan, bu zor mevsim ve bozuk yol koşullarında yolculuk yaptım. 

Mektubumda; yol arkadaşım Faruk Nafiz’e, bu yolculuk sırasında gördüklerimi ve anımsadıklarımı anlattım, yazdım… Bu içerikte kaleme aldığım ve yol arkadaşım Faruk Nafiz’a; Ulukışla, Niğde, İncesu ve Kayseri PTT’sinden postaladığım bu anlamlı mektuplar; aslında şiin yol öyküsüdür. Bu anlamda, kurtuluştan kuruluşa giden yolda, Anadolu aydınlanma seferberliğine, 1924 Mübadele Acısına ve pek çok göç öyküsüne tanıklık etmiş olan bu Han Duvarları, bana ve buralarda konaklayan pek çok gezgine korunak ve kışlak olmuş ve de “adrese teslim” yeni mektupların gönderici adresi olarak, farklı zaman dilimlerinde tarihe not düşülmüştür.

Kimi zamnlar vardır, belleklerden silinmez. Kimi kişi ve olaylar vardır, belleğimize ve oniks mermer sütunlara kazınır ve tarihin her döneminde bize tanıklık eder. Faruk Nafiz Çamlıbel (1973-Fethiye), sevgilisi Şuküfe Nihal (1973-Aşiyan), arasındaki mektuplaşmaları, 1973 aynı ölüm yılları, İstanbul sokakları, Erenköy Şiir Akşamları gibi pek çok ortak yanları bulunmaktadır… Bu ikilinin mektuplaşmaları, edebi açıdanda ilginç yazı özelliğindedir. 

Aslında, bu mektuplardaki bazı dip notlar, öğüt ve ders niteliğindedir… Örneğin: Afrika’da aslan, ceylan, çakal, maymun, fil, zürafa, yılan, kartal ve pek çok canlı; birlikte, yan yana ve aynı yönde kaçıyorlarsa, ormanda yangın var demektir. Zor koşulda kurt kışı geçirir ama aç kalıp, yediği ayazı unutmazmış. Unutmamak için fotoğraf çekin, hayatı belgeleyin, mektup yazın ve en kötü ihtimal, bazı mektuplarınızı kendinize postalayınız. Biliriz ki, yaşamımız; deneyimlerle doludur. Deneyimler ise, yenilen kazıkların bileşkesidir…

Başkası için ölmek mi yoksa, kendin işin yaşamak mı? Tercih sizin… Zor ve bunalımlı günlerden geçiyoruz. Ama her şeye karşın, umut ve ütopyamızı yitirmeden, küçük sevinçlerden mutlu olmalıyız, yeniden… Dünyayı kuşatan ve insanları eve hapseden mikro düşman korona virüse karşı, makro mücadele verdiğimiz bu günlerde; bolca kitap okumaktayım… Traştan sonra aynaya bakıp, ağız dolusu gülerek, güne “merhaba-günaydın” demekteyim, her sabah… Yazarak, sevgimi sebil eylemekteyim… 

Ve geçenlerde evde arşivimi karıştırırken, çokça eski mektuplarımı buldum. Onları yeniden okurken, hüzünlendim ve güldüm… Devlet parasız yatılı olarak okuduğum lise öğrencilik yıllarında ve iş hayatım sırasında, el yazısı ile mektup yazardım. Önce daktilo ve sonra da bilgisayar kullanım alışkanlığımız ardından, elimize kalem ve kağıt alıp, yazmayı unuttuğumuz bu zamanda; çabucak tükenmesine karşın, adına tükenmez denen kalemle ya da namlusunu patlatan o siyah kurşun-kalemle mektup yazıyorum, inadına… Çünkü, kalem kurşundan güçlüdür… 

Yatılı okulda, askerde, mapushanede, sürgünde ve ailemden uzakta, çalıştığım başka kentlerde iken, çokça mektup yazdım sevdiklerime. Hatta bazı mektup zarfları içinde, kendi el yazımla karaladığım şiirlerde olurdu. Sakladığım kimi özel, açık mektup zarfları üzerinde, kırmızı “GÖRÜLMÜŞTÜR” mührü de bulunmaktadır. 

Evde kitaplığımı düzenlerken, Faruk Nafiz Çamlıbel’in; sevgilisi şair Şuküfe Nihal’e yazdığı mektuplardan esinlenerek; 2016 yılında, TC. Kültür Bakanlığı, Niğde Valiliği, Ulukışla ve Kemerhisar Belediyesi’nin katkısıyla çektiğim, Han Duvarları belgeselinin DVD kopyası geldi elime.

Bu belgesel (Han Duvarları) hakkındaki izlenimlerimi ve şiirin yol öyküsü olan anılarımı yeniden yazıyorum size… Bu mektup, aynı zamanda kimi konu ve yaşamsal deneyimler konusunda, kader birliğimiz, ortak yanlarımız olduğunun güvencesi ile kaleme aldığımı bilmenizi ve hatalı bir söylemim varsa, hoşgörünüze sığındığımı bilmenizi isterim üstadım…

Değerli üstadım, bu mektup; yiğit Anadolu insanının konuksever özelliğini ve sizin yol öykünüzün zorluğuna parmak basıyor. Sizinde gördüğünüz ve tanık olduğunuz gibi; Anadolu coğrafyasının güneyinde, boydan boya uzanan doğal güvenlik kuşağı olan Toros Dağları ve çokça konuklarına ev sahipliği yapan tarihi kervansaraylar, Ulusal Kurtuluş Savaşımızda, çokça yararlıklar göstermişti…

Anadolu Aydınlanma Seferberliğinin başladığı o günlerde, 1923 yılı baharının ilk günlerinde; cemrenin havaya, suya ve toprağa düştüğü Mart ayı içinde, doğa ile birlikte; Anadolu insanının silkinip özüne dönerek, Cumhuriyet Devrimlerinin ve yeniden dirilişin öyküsü yazılıyordu o günlerde. Kurtuluştan kuruluşa giden bu yolda, tüm ülkenin aydınları ve yazarları da birer nefer olarak yola koyuldular, tek tek… Edebiyat öğretmeni ve şair Faruk Nafiz’in İstanbul’dan trenle Ulukışla’ya gelişi, Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı’nda konakladıktan sonra, yaylı denen at arabasıyla üç gün süren yolcululuğun ardından, Kayseri Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenliği görevine başlaması; aslında bu yolcuğun, şiirin yol öyküsü olduğunu anımsatmaktadır… 

Ulukışla’dan başlayan bu zor yolculuk; Seyhan Nehri’ni besleyen Çakıt Deresi kaynağındaki ve Öz adı verilen dere kenarındaki çıplak kavak ve iğde ağaçları, uzaktan görülen karla kaplı Bolkar Dağları, sabah Güneşini ilk öpen Beyağıl Köyü’nün gün doğumunda, bir ulu hisar gibi yükselen Çatal Kaya’yı selamlayan şair; Hacet Tepesi’ne yağmur duasına çıkan köylülere el salladı ve Tosbağalık mevkisini geçtikten sonra, Arif Kaya Çiftliğindeki çam oluklu çeşme başında, koyun sağan emektar köylü kadınları görünce, at arabasını durdurdu ve köylülerle sohbet etti. Ve şair, bu candan sohbetin ardından derin bir iç çekip, hemen oracıkta; “Çoban Çeşmesi” şiirini yazdı… 

“Derinden derine ırmaklar ağlar

Uzaktan uzağa çoban çeşmesi

Ey suyun sesinden anlayan bağlar

Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.

…………………………

Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar

Tarihe karıştı, eski sevdalar

Beyhude seslenir, beyhude çağlar

Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi.”

Yaylı at arabasıyla yola çıkan şair, uzunca yokuşlu bu toprak yoldun sonunda, 1610 rakımlı Çaykavak Geçidi’ne erişti. Uzaktan taş pınarın buzu çözülen ve şırıl şırıl akan soğuk su sesi geliyordu… Çaykavak Tepesi’nden arkaya dönüp bakan şair, beyaz bir zincir gibi sıra sıra uzanan Toros Dağları’na bakar ve derin bir nefes alır. Niğde yönünde, ilerideki bir vadide; Ovacık, Hüsniye ve Eminlik köy evlerinin toprak damlı kerpiç bacalarından duman yükseliyordu… Tipik ve özgün bir Anadolu köyü manzarası idi, şairin gördükleri… Değerli konuğunu çok uzaklara taşıyan yaylı at arabası, yokuş aşağı hızla yol alırken; dönen tekerleklerin inleyen sesine, at kişnemesi ve nal sesine karışan kırbaç şaklaması, koro halinde bir birine karışıyor ve yağız atın özgür yelesi, rüzgarla dans ediyordu… Ulukışla’dan başlayan ve Orta Anadolu coğrafyasını arşınlayan yolculuğunda, elinde kalemiyle, tam da bu sırada; Anadolu topraklarına can veren, bir coşkulu ırmak gibi içimizde çağlayan ve bu güzel şiirin yol öyküsü olan “Han Duvarları” adlı manzum hikayeyi, uzun bu epik şiiri yazıyordu…

”Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı

Bir dakika araba, yerinde durakladı

Neden sonra sarsıldı, altımda demir raylar

Gözlerimin önünde, geçti kervansaraylar.

……………………….

Gidiyorum, gurbeti gönlümde duya duya

Ulukışla yolundan, Orta Anadolu’ya

İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık

Yüreğimin yaktığı ateşle, hava ılık

………………………

”Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı

Arkada zincirlenen, yüksek Toros Dağları

Önde, uzun bir kışın soldurduğu etekler

Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…”

Bir İstanbul beyefendisi olan öğretmen şair Faruk Nafiz, İstanbul’da alışık olmadığı bir doğa ve insan manzarası ile karşılaşınca; kısa bir an için bile olsa, kendini buralarda yabancı hisseder. Issız, sert ve soğuk Anadolu coğrafyası ve yoksul ama onurlu, konuksever ve yiğit Anadolu insanı, şairi derinden etkiler… Yaylı at arabası ve kıymetli yolcusu Faruk Nafiz, Kolsuz Geçidi ardından aşağıya doğru, Öküz Çökeren mevkisini geçerken, karşıda Bor Ovası süzülüyordu. Yaylının altında ince bir şilte gibi uzanan toprak yol, şairi gurbete çekiyordu sanki… Ve şair, ince ince serpiştiren yağmurun ıslattığı şilteye bakarak, duygulandı yeniden:

“Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince

Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince

Nihayetsiz bir ova, ağarttı benzimizi

Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi

Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine

Yol, hep yol, daima yol, bitmiyor düzlük yine…

Bu bitmeyen düzlük sonunda, ufukta yüce bir dağ belirdi… Başı dumanlı mı, yoksa beyaz örtülü karla kaplı mı? Uzakta yükselen bu başı karlı ulu dağ; Aksakal-bilge, bir Anadolu Dervişi edasıyla, önünden geçenleri selamlayan Hasan Dağı idi. Deniz seviyesinden 3253 metre yüksekte olan Hasan Dağı, Konya Ovası ve Tuz Gölü’nden sonra, Aksaray toprakları ile Niğde bağlarına can veren su kaynaklarının ve pek çok sevda öykülerinin de yaşandığı sırdaş yerlerdendir. Özellikle, Hasan Dede ile Ali Baba’nın tatlı hikayesine; Kar ile Kor öyküsüne esin kaynağı olmuştur. Bektik Ovası’ndan Kemerhisar’a doğru ilerlerken, şifalı kaplıcaları geçtikten sonra; Sümerler, Hititler, Tuvana, İlhanlılar ve Doğu Roma Medeniyetinin izleri, Roma Havuzu ve tarihi su kemerlerinin zengin görseli önünden süzülerek geçen yaylı arabanın kıymetli yolcusu Faruk Nafiz, uzaktan bir Hisar gibi yükselen Niğde Kalesi ve o gece konuk olacağı Ak Medrese’ye doğru süzülüyordu…  Şair, yaylının şiltesine uzanmış ve uyuyakalmıştı. Arabacı, şairi uyandırmamıştı.

“Bir sarsıntı, uyandım uzun süren uykudan

Geçiyordu araba, yola benzer bir sudan

Karşıdan Hisar gibi Niğde yükseliyordu

Sağ tarafta, çıngırak sesleri geliyordu…”

Bir Selçuklu eseri olan tarihi Ak Medrese, aslında bakımlı bir kervansaray özelliğinde idi. Girişinde atların başlandığı yerler, küçük odalar ve üst katta ise, konukların yatacağı odalar bulunuyordu. Ulukışla Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı’nda ilk gece konaklayan ve ardından, 50 kilometrelik uzaklıktaki Niğde’ye gelen Faruk Nafiz, yolculuğunun ikinci gününü burada, Ak Medrese’de geçirdi. Konuksever Niğdeliler, konuğunu en güzel şekilde ağırladı… Niğde Kalesi, Sungurbey ve Alaaddin Camisi ile Hüdavent Hatun Türbesini ziyaret eden Faruk Nafiz, yaylısına binerek tekrar yola koyuldu. Araplı Beli’ne varmadan, Karaburun Köprüsünü geçtikten sonra, Araplı Kalesindekilere selam verdi. Faruk Nafiz, Araplı Beli’nden aşağı süzülürken; bir beyaz örtüye bürünen derviş gibi karşıda yükselen Erciyes Dağı ve aşağıdaki düzlükte yer alan Sultan Sazlığı’nda, göçmen kuşların ve yılkı atların bahar telaşına tanıklık etti… Yeşilhisar Ovasını dörtnala geçen yaylı, İncesu kasabasında onu bekleyen tarihi hana ulaşmanın telaşı ile yorgunluğunu unutmuştu… 

İncesu Kara Mustafa Paşa Kervansarayı, Faruk Nafiz’in üçüncü konaklama yeri idi. Yeni konuklarını sıcak bir dostlukla karşılayan Hancı Ahmet Kızılışık, arabacıya atın bağlanacağı yeri gösterdi, ata yiyecek yem verdi, konukların karnını doyurdu ve onlarla sohbet etti. Daha önce bu handa pek çok yolcu kalmıştı. Hanın duvarında onlardan kalan izler vardı. Hancı Ahmet, burada konaklayan asker kaçaklarını, ticaret kervanlarını, Yemen, Filistin, Çanakkale ve Kurtuluş savaşına giden ve dönenler ile kendinde iz bırakan, onların anılarını anlattı. Özellikle, hem de şair olan Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’tan söz etti. Ve Satılmış’ın nasıl öldüğünü anlattı yeni konuğuna. İnce hastalıktan (veremden) yaşamını bu handa yitiren Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’in hikayesi, Öğretmen Şair Faruk Nafiz’i çok üzdü. Ve üç günlük şiirin yol öyküsü olan “Han Duvarları” şiirinin dizeleri, kervansarayın soğuk ve isli duvarlarında ve ateş başında çömelmiş konukların yüreklerinde yankılandı…

Toplanmıştı garipler, şimdi kervansaraya

Bir noktada birleşmiş, vatanın dört bucağı

Gurbet çeken gönüller, kuşatmıştı ocağı

……………………

Bizden önce buraya inen üç dört arkadaş

Kurmuşlar tutuşan ocağa karşı bağdaş

Çıtırdayan çalılar, dört yana can katıyor

Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor

………………………

Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde

Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde

Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık

Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

……………………………

Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım

Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım:

‘Garibim namıma Kerem diyorlar

Aslı’mı el almış haram diyorlar

Hastayım derdime verem diyorlar

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben.”

Faruk Nafiz’in yaylı at arabası, sabah erkenden İncesu Kara Mustafa Paşa Kervansarayı’ndan hareket ederek, Kayseri’ye doğru yola koyulur.  Öğretmen şair Faruk Nafiz, yolculuğunun son günü, geç olmadan Kayseri Sultanisi (Lisesi)’ne varmalı ve yeni görevine başlamalıdır. Bu duygu ve heyacan ile yola çıkarken, aklında Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış vardır yanlarında…

“Arabamız tutarken Erciyes!in yolunu

Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?

Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende

Dedi: Hana sağ indi, ölü çıktı geçende.

…………………………..

Aradan yıllar geçti, işte o günden beri

Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim

Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim

Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar

Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar

Ey garip çizgilerle dolu han duvarları

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları.”

Şair Faruk Nafiz Çamlıbel, İstanbul’dan başlayan ve ardından da Ulukışla’dan hareketle, üç gün üç gece, yaylı at arabasıyla süren bu zor yolculuk sonuda; Edebiyat öğretmeni olarak Kayseri Lisesi’ndeki yeni görevine başlar. Öğrencilerine; Anadolu aydınlanma seferberliği ardından başlatılan ve kurtuluştan kuruluşa giden yolun başında; ulusal ve toplumsal gelişmeyi, çok çalışmayı, dürüst olmayı, geleceğe umutla bakmayı, çağdaşlık ve teknik olanakları çabuk öğrenmeyi, yurtsever yurttaş ve iyi insan olmayı, okumayı ve edebiyatla, tıp ve fen ile sanat ve kültürle ilgilenmeyi, milli edebiyat akımının önemini kavramayı ve Cumhuriyet Devrimlerine bağlılık gibi pek çok dalda başarılı yeni nesiller yetişmesi için; çalışmalarda bulunan Faruk Nafiz Çamlıbel, hala okulda söylenen o ünlü Kayseri Lisesi Marşı’nı yazmıştır. Kemal Atatürk’ün isteği üzerine, 1933 yılında, Faruk Nafiz Çamlıbel, Kayseri Lisesi’nden öğrencisi Behçet Kemal Çağlar ile birlikte yazdığı ve Cemal Reşit Rey’in bestelediği, Onuncu Yıl Marşı’nı yazmış ve ardından da çokça topluma faydalı nesiller, sanatçı, bilim ve devlet adamı yetişirmiştir. 

Onuncu Yıl Marşı

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan,

On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan;

Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan;

Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan

Türk’üz, Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,

Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!

………………….”

Çok partili seçim sistemine geçildikten sonra, Celal Bayar ve Adnan Menderes yanında politikaya atılan Faruk Nafiz Çamlıbel, 1950 Genel Seçimlerinde, Demokrat Parti’den İstanbul Milletvekili seçilmiştir. 1960 yılına dek İstanbul Milletvekili olan Faruk Nafiz Çamlıbel; 1960 Askeri Darbesi ardından, Başbakan Menderes ile birlikte tutuklanmış ve 17 ay Yassıada’da yargılanmıştır. Daha sonra da Kayseri’de sürgünde kalmıştır. İçeride ve dışarıda yazdığı kitaplar, makaleler ve şiirleriyle, Türk Edebiyatında önemli yere sahip olan Faruk Nafiz Çamlıbel, özellikle onun için şiirler yazdığı şair Şuküfe Nihal Başar’a olan aşkı, dillere destan olmuştur. Pek çok şair ve yazar gibi Faruk Nafiz Çamlıbel’de, adına mersiyeler dizdiği ve ideal aşk için, erişilmez güzel kadın, şiirlerine esin kaynağı olan Şuküfe Nihal, onun yaşamında iz bırakmış ender kadın şairdir. Onun için yazdığı mektuplar, şiirler dolusu zarf içinde saklanan ya da dışa vurulup paylaşılan manzum dizeler olarak, kitaplarının en sırdaş sayfalarını süslemiştir…

Faruk Nafiz Çamlıbel, bir edebiyat öğrenmeni olanak, İstanbul’dan Kayseri Lisesi’ne uzanan, zor ve hasret yüklü bu yolculukta, onu yalnız bırakmayan ve manevi olarak hep yanında olduğunu hissettiği sevgilisi, çekici, güzel şair kadın Şuküfe Nihal’i hiç unutamıyordu… Aslında bu yolculuk hasret dolu bir uzaklaşmanın ve istemiyerek de olsa, kaçısın yol öyküsüydü… Oysa, şairin onu bıraktığı büyük kentin dar sokaklarında yankılanan, şiir ve sevda nağmelerine karışan, yeni sevdalara gebe olan bu güzel kadını, başka şairler de seviyordu…

Nazım Hikmet, Şuküfe Nihal için; “Bir Ayrılık Hikayesi” adlı şiir yazmıştı. Çünkü ona aşıktı. 1920’li yıllardı… Erenköy Edebiyat Bahçesinde her hafta toplana şairler, bir araya gelip edebi sohbet yapıyorlardı. Bu toplantılarından birinde Nazım Hikmet, bir kağıda şu dizeleri yazıp Şuküfe Nihal’e vermesi için, Pınar Kür’ün kardeşi yazar Halide Nusret Zorlutuna’ya uzattı. Şuküfe Nihal hemen oracıkta şiiri okudu ve Nazım’ı gülümseyerek selamladı. Nazım Hikmet, sevgilisi Şuküfe Nihal için yazdığı şiirin altındaki notta: “Ben sizin için çıldırıyorum. Siz bana aldırış bile etmiyorsunuz…” demişti.

Ve Nazım Hikmet’ın Şuküfe’ye yazdığı “Bir Ayrılık Hikayesi” adlı bu özel şiirde şöyle diyordu:

“Erkek kadına dedi ki; seni seviyorum, ama nasıl?

Avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp

Parmaklarımı kanatarak, kırasıya, çıldırasıya…

…………

Kadın erkeğe dedi ki; baktım, dudağımla, yüreğimle, kafamla

Severek, korkarak, eğilerek; dudağına, yüreğine, kafana

Şimdi ne söylüyorsam, karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana…”

Şair Ahmet Kutsi Tecer, Cenap Şahabettin’in kardeşi ressam ve kara sevdası yüzünden intihar ettiği söylenen şair Osman Fahri, edebiyatçı Mithat Sadullah Sander ve Faruk Nafiz Çamlıbel’de Şuküfe Nihal hanıma aşıktı. Şuküfe Nihal, sevgilisi Faruk Nafiz için; “Yalnız Dönüyorum” adlı romanında bu aşı anlatır. Faruk Nafiz ise, Şuküfe Nihal’i, halasının Erenköy’deki evinde, ilk gördüğünde aşık olmuş ve onun için; “Yıldız Yağmuru” adlı şu şiiri yazmıştı…

“İnce bir kızdı, bu solgun sarı heykel gibi lal

Sanki ruhumdan uzak, sisli bir akşamdı Nihal

Ben küreklerde, Nihal’in gözü enginlerde

Gizli sevdalar için, yol soruyorduk: Nerde?

Sadece şiir mi? Aşkları üzerine roman yazdılar.”

Şuküfe Nihal, kendisi için “Çoban Çeşmesi” şiirini yazan, sevgilisi Faruk Nafiz’den habersiz ve çok uzaklarda, aynı zaman diliminde, aynı esin kaynağı ve aynı duygu yüklü tema için şiir yazmıştı. Edebiyat-ı Cedide, Fecri Ati ve Milli Edebiyat Akımının içinde yer alan Şuküfe Nihal, İstanbul Fatih Mitinginde, Türk Kadınlar Birliği adına yaptığı coşkulu konuşmasında, Milli Uyanış Hareketi’nde aydınların ve kadınların öncü yeri ve önemini vurgulamıştı. Sevgilisi Faruk Nafiz gibi o da, Anadolu’dan insan manzaraları temalı epik şiirlere imza atan Şuküfe Nihal’in yazdığı “Çoban Nine” şiirinden bir kaç dize;

“Bir tarlada doğmuştu, burada büküldü beli

Hiç durmadan uludu, bahtının kara yeli

O, yerinde oyuldu, bir çınar vakariyle.

Er verdi, evlat verdi, tükenmeyen cenklere

Hastalıkla, kıtlıkla kaç torun gömdü yere

Saçı bir örnek oldu, dağların kariyle.

…………”

Değerli üstadım, bir mektubunuzda yazdığınız gibi sizin öneriniz üzerine; Erenköy Edebiyat Sohbetlerine katılan pek çok şair ve yazara esin kaynağı olan, bu güzel şair Şuküfe Nihal’in şu kitaplarını okumak için sıraya koydum: Çöl Güneşi, Renksiz Izdırap, Yalnız Dönüyorum, Domaniç Dağlarının Yolcusu, Aydınlık Kapı, Yıldızlar ve Gölgeler, Hazan Rüzgarları, Su, Sıla Yolları, Sabah Kuşları, Yerden Göğe, Finlandiya vb.

Değerli üstadım, son mektubunda; İstanbul’a döndüğümde Şuküfe Nihal Başar hanımefendinin, Aşiyan’da bulunan kabrini ziyaret etmemi istemiştin. Ulukışla Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı avlusundan getirdiğim çiçek toprağını, size ve Şuküfe Hanıma vermek için geldim. Ben de sizin Karacaahmet Gömütlüğü’nde bulunan kabrinizi ziyaret ettim ve ardından da, sizin selam ve sevginizi ona iletmek üzere, Aşiyan Gömütlüğü’nde yatan Şuküfe Nihal’i ziyaret ettim. Ayrıca, aynı mekanda yatan öteki dostlarında size selamları var… 

Ayrıca; 24 Eylül 1973’den beri Aşiyan’da yatan Şuküfe Nihal’in komşusu olan: Tevfik Fikret, Atilla İlhan, Onat Kutlar, Orhan Veli, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Edip Cansever, Özdemir Asaf, Tezer Özlü, Demirtaş Ceyhun, Nihat Sami Banarlı, Ahmet Aydın Bolak, Fenni Mehmed Dede gibi pek çok edebiyatçının ortak yanı, hiç kuşkusuz; edebiyatımıza olan büyük katkıları ve usta sanatçı olma özelliklerini taşıyorlardı. Şuküfe Hanım başta olmak üzere, hemen hepsinin size özel selamları var. 

Özellikle, Erenköy Edebiyat Sohbetlerinde, sizin yazdığınız ve Dr. Alaattin Yavaşça’nın bestelediği “Çoban Çeşmesi” şarkısının, epik ve didaktik zenginliğini ve Anadolu insanını ve doğasını en yalın, süzsüz, içten, anlaşılır ve bir o kadar da imge yüklü dizelerinde anlam bulan, memleketimden insan manzaralarını anlatan ve şiirin yol öyküsü olan, HAN DUVARLARI şiirini konuşuyor okurlarınız… 

Biz de, Marmara Kıraathanesi ve Beyazıt Çınaraltı Edebiyat Toplantıları sonrası, sizin Erenköy’de başlattığınız o güzel Edebiyat Sohbetleri toplantı gelenekinizi sürdürüyoruz. Ahmet Miskioğlu’nun yönettiği Türk Dili Dergisi Bostancı Söyleşileri ve Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde her Perşembe toplanıyoruz ve Edebi sohbetler ediyoruz ve de sizden, sizin kuşaktan çokça söz ediyoruz… Edebiyatta mektup geleneki üzerine tartışıyoruz…

Değerli üstadım, bende, sizin izninizle bu mektuplara konu olan anılarım ve izlenimlerim ışığında; “Han Duvarları Belgeseli” çektim ve Ulukışla Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı içinde; sizin 1923’de konakladığınız o mekanda, çok sayıda destekçi ve katılımcının geldiği, belgesel ilk gösterimi ve galasına katılan izleyicilerin, size çok özel selamları var. 

Değerli üstadım, bir sonraki mektubumda, 1960’da Yassıada’da tutukluluk günlerinizi ve Kayseri’de geçen sürgün anılarınızı, sevgili okurlarınızla paylaşacağım…

Bu yıl tüm insanlığı esir alan Korona Virüsü salgını nedeniyle, sokağa çıkma yasağı sürüyor. Bu koşullarda; evlerimizde kutladığımız; 1 Mayıs Emek Bayramı; Birlik, Mücadele, Dayanışma Günü’nü ıslık çalarak kutladık…

Saygılarımla üstadım, acele cevap beklerim… 1 Mayıs 2020.

Dursun Özden

P. O. Box: 10 (34431), Beyoğlu – İstanbul

Kaynak: Han Duvarları / Dursun Özden, Kategori Yayınları, Mart 2017, İstanbul.

şiirim

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

shared on wplocker.com