Kapı komşumuz İRAN / Şiirin başkenti ŞİRAZ (Dış gezi)

Hazar Denizi ile Basra Körfezi (Persian Gulf) arasında ve Afganistan’dan Türkiye’ye kadar uzanan 1 648 000 kilometrekare alanı kaplayan ve yaklaşık 60 milyon nüfusa sahip olan komşumuz İran’da Farslardan başka, Türkmen, Kaşkai, Azeri, Arap, Kürt, Lor, Taliş, Bahtiyar ve Beluş halkları yaşamaktadır. Bu halkların farklı dili ve kültürleri olmasına karşın, resmi dil Farsça ve yazı dili ise Arapçadır. Eski adıyla Arya ülkesi olan, daha sonra Eran, şimdilerde de adı İran olan bu coğrafya, pek çok uygarlığa evsahipliği yapmıştır. Özgün bir yeraltı su kanalları sistemi olan İran Ganatları Araştırma Enstitüsü ve UNESCO’nün davetlisi olarak, Türkiye’yi tamsilen “Anadolu Su Medeniyeti” başlıklı bir bildiri sunmak ve adı geçen başlıkla çektiğim belgeseli göstermek üzere, 11 yıl sonra yeniden İran’ın Yazd şehrine gittim.

İran, tarihi ve kültürel zenginlikleri açısından dünyanın sayılı ülkelerinden birisidir. İpek yolunun baharat kokulu kervansaraylarının mazgallarında ve sutun başlıklarında uyuyan şiir; dolunaya inat, gece kuşları gibi başkaldırıyor. Şiir Ülkesi’nde yaşam, düşmanlar uyurken başlıyor. Tıpkı, bir şiir kadar sevdiği ülkesinin kültürel dokusunu ve tüm güzel insanları seven İran Kültür ve Tanıtma Bakanı Mohammad Moezzodin, konuşmamız sırasında, güven veren dost ve konuksever tavrıyla, Türkiye’ye ve öteki komşularına, barış ve kardeşlik mesajları yolluyordu…  Şair ve sanatçıların, “gönüllü  barış elçisi” özelliğini biliyor; bölge ve dünya barışı için destek istiyordu. Yaşasın, sanatın gizli gücü!…

Cumhurbaşkanı Hatemi Yönetimi, halktan aldığı destekle Suudi yanlısı mollalara karşı, İslamı çağdaş yorumladığını söyleyen İranlı Aydınlar ve Şairler, geleceğe umutla bakıyor. Bölgede barış ve kardeşliğin örülmesi için, kendilerine büyük görev düştüğüne inanıyorlar. “Kültür” ortak paydasında, Türkiyeli meslekdaşlarına (bizlere), şiir-eli uzatıyorlar…”Yarın geç olabilir, hemen şimdi!…” diyorlar.

Ortak kültürel miras ışığında, İranlılarla Türkleri kaynaştıran pek çok şey var. Bunların başında hiç kuşkusuz, şiir gelir. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yazılı edebiyatın ve  günlük yaşamın bizzat içinde olan Farsça, bu gün bile konuştuğumuz sözcüklerin yüzde 30’unu buluyor. Bölgedeki tarihi ve kültürel dokuyu bilmek için mutlaka Farsça kaynaklara başvurmak gerekli. Bu gerçek ışığında, Türk edebiyatını ve özel olarak da Türk Şiiri’nin köklerini öğrenmek istiyorsak; mutlaka kapı komşumuz İran’a ve Yakın Doğu’nun şiir başkenti olan Şiraz’a gitmeliyiz.

“İster kafir ol, ister müslüm / gel, yine de gel” diyen ve insanlığı farklılıklarıyla birlikte, kardeşçe yaşamaya çağıran ve eserlerini Farsça yazan Mevlana’yı ve de aşkın şairi Hayyam’ı yakından tanımak için hemen Şiraz’a gidin. Geçtiğimiz hafta gittiğim Tahran, İsfahan ve Şiraz gezim, pek çok şey öğretti. Bunları siz şiir dostlarıyla paylaşmak istedim. Atalarımızın konakladığı ve kültürel olarak da karşılıklı etkilendiğimiz bu coğrafya, nice uygarlıklara tanıklık etmiş. Bunun izlerini görmek oldukça heyacan verici… Şiraz yakınlarında yaşayan, “Yurd” denen karakıl çadırlarda yufka açıp, yayık ayranı ile tereyağ yapan, geleneksel giysili Horasanlı göçer Kaşkai Yörükleri, özgün çalgıları eşliğinde söylediği Zazaca ve Öztürkçe türküler ve maniler, bir başka yaşayan-canlı kaynaktı. Öte yandan Persepolis kalıntıları, Sadi Şirazi ve Hafızi külliyesi ile Şiraz Kitaplığı ise, bir başka kültürel zenginlik olarak sizi bekliyor.

Şiraz’da iki kişiden biri, ya şair ya da şarkıcı…

Newyork’ta bulunan Birleşmiş Milletler binasının duvarında, dünyaca ünlü İranlı şiar Hafız-ı Şirazi’nin şu dizelerini okuyabiliriz:

“Üzerinde gönül meyveleri yetişen dostluk ağacı dik,

Sayısız çileler getiren düşmanlık fidanını kökünden sök.”

İran uzak değil!…

Dünya cenneti İstanbul ile Tahran arasında bir buçuk saatlik zaman farkı bulunuyor. (IRANAIR)İran Havayolları’nın 420 kişilik konforlu ve güvenli “airbus” uçağı ile mavi bulutları kucaklayıp ilerliyoruz. Uçakta, baş örtülü güzel hosteslerin elinden alkolsüz bira ve zam zam kolası içerken; Van Gölü üzerinde, 11 bin metre kotunda şiirleşmek ne güzel…

Olcayto mimari gizeminin ardından, son Nevruz şöleninde kınalı ellerinde kutsal lotos çiçeği ile size el sallayan direksiyon başındaki bir Fars güzeli ile 10, 20, 30 günlük yasal nikah yaptırarak kalıcı dostluklar kurmak da olanaklı.  Yeterki, yasaları çiğnemeyin. Bayanlarda baş açmak, alkol kullanmak, zina ve hırsızlık suç olmasına karşın; başta sürücülük olmak üzere, rengarenk baş örtülü makyajlı bakımlı güzel bayanlar, resmi ve özel her tür işte çalışıyor. İşyerlerinde namaz kılma zorunluluğu yok. İsteyen kılıyor ya da kılmıyor. İran’da yabancılarla evlenmekte bir sakınca yok. Aksine, dünyaya açılmak ve kaynaşmak için bunun gerekli olduğunu dile getiriyorlar. Zerdüşt ateşgahına ya da Ermeni kilisesine de özgürce gidebilirsiniz. Başkent Tahran’ın kuzeyinde bulunan teleferikli Derbent Deresi’nde, günün her saati yavuklunuzla birlikte başbaşa geleneksel abduşt, çelo kebap, yezd, gez, sohan ve mika noga gibi İran yemekleri, gırtlama  çay ve nargile fokurdatarak felekten bir gün çalabilmek, size tüm yorgunluğunuzu unutturacaktır. Hatta, “Benim gözümün bebeği / senin yuvan olsun / lütfet de içine gir / bu ev senindir.” diyen, Hafız Şirazi ‘nin sözlerine uyup, sevdiğinin göz evine giren aşıklara tanık olursunuz. Ya da , yanı başınızda oturan sürmeli, iri kara gözleri gülen makyajlı, bakımlı ve mavi başörtüsü eğreti duran güzel Kürt kızı Şilan(kırmızı dağ çiçeği) ve yakışıklı nişanlısı  Soran(bir göçebe kavim adı)’nın kumrular gibi koklaşarak şiirleştiklerini gözlemleyebilirsiniz. Sonra, Tahran’dan çıkıp güneye doğru yol aldığınızda, tarihin başkenti İsfahan’la karşılaşıyorsunuz. Sultanları, Şahları, Padişahları ağırlamış İsfahan. Gün görmüş olaylar yaşamış. Tarihin en güçlü yönetimlerine ev sahipliği yapmış. Büyük İskender’den, Selçuklu Sultanları’na kadar nicelerini konuk etmiş. İran:  İsfahan’da, Türkiye aleyhine propaganda kasetleri gösteren Ermeni Müzesi’nden, 12 bin öküz derisi üzerine yazılmış kutsal AVESTA kitabına inanan ve “Doğru düşün, güzel konuş, iyi uygula” felsefesini yaşam biçimi olarak algılayan ateşperest Zerdüştler’e dek, pek çok kültüre ev sahipliği yapıyor. İran’da altı eyaletten biri olan Kürdistan Eyaleti’ndeki kendi dillerinde yayın yapan televizyon, radyo ve gazetelerin varlığına ve onların yaşamasına olanak sağlıyor.

İslamiyet öncesi ve sonrası kültürlere yol  göstermiş. Başkent Tahran’da, Gandi Caddesi’nde bulunan kuyumcular, lüks tüketim mağazalarında alış veriş yapan ve son model otomobil ve jiplerle trafiği alt üst eden İran sosyeteleri; Şah Rıza Pehlevi’nin dışarıya kaçırdıklarında arta kalan Nievvaran Sarayı’ndaki kültür kompleksini kıskanıyor. Ama, Yakın Doğu tarihinin beşiği olan Isfahan’da, sesin ve ışığın dans ettiği akostik mucizeler, Abbasi kültürünün bir başka gizemini belgeliyor.

İsfahan, Şiraz’a açılan bir kültür kapısı.

Şiirin başkenti Şiraz; aşk, şiir ve gizemli yaşamın odağı. Sadi Şirazi’nin, Hafız’ın vatanı. “Bostan”ın yeşerdiği, “Gülistan”ın çiçek açtığı yer. Sanki dünyada ilk aşk Şiraz’da yaşanmış, “Hafız”ın şiir dizelerinde. “Bostan”dan bir demet al. “Gülistan”da seyreyle. “Hafız”la hemdem ol. “Sadi” ile sohbet eyle…

İran Şiiri’nin tarihi kökleri:

İran ya da Fars şiirini üç dönemde ele almak gerekli: İslamiyet öncesi İran şiiri M.Ö. 6. yüzyılda başlar. Bu dönemde, özellikle Eski Fars ve Sasani edebiyatının yanı sıra, Zerdüştlüğün kutsal kitabı  AVESTA,  İran Edebiyatı’nın ve özel olarak da İran Şiiri’nin en eski örneklerinden sayılır.  Eski, Orta ve Yeni Farsça yazılmış İran Şiiri’nin tümü, aslında İslam öncesi ve sonrası olarak iki bölümde ele alınmalı.

İslamiyet sonrası İran şiiri ise, Sasani Hükümdarı 3. Yezdegerd’in 651’de Araplara yenilmesiyle başlar. İranlıların İslamiyeti kabullenmesiyle daha da önem kazanır. Bu dönemde, Pehlevi yazısını bırakıp Arap harfleriyle yazılmaya başlandı. Her alanda hızlı değişikliklere karşın, Zerdüştliğin etkisiyle ateşe tapan İranlılar, kendi kültürlerini, şarkılarını, destanlarını, efsanelerini ve şiirlerini yaşattılar. 200 yıl süren Arap istilasına karşın, İranlılar ulusal dillerini korudular. Böylece Farsça, edebiyatın dili olarak kabul gördü ve ilk Farsça şiir söyleyen dilbilgini Ebu Hıfs Sogdi(9.yy.) ve Abbas Merzevi’dir (Ö.816).

Moğol saldırısından kaçan şairlerin bir sığınma merkezi olan İran toprakları, yakın doğunun da kültür merkezi olma özelliğini korudu. Şiirin başkenti Şiraz, bu anlamda şiirsel bakımdan, dünü yarına bağlama işlevi görmektedir. Özellikle Gazneliler döneminde, dünya edebiyatına katkıda bulunan önemli şairler yetişti. Bu dönemde şiir, biçim ve içerik açısından tam bir olgunluğa ulaştıysa da, şiir türlerinde önemli bir değişiklik olmadı. Şairler kaside, gazel, kıta, mesnevi ve rubai tarzında yapıtlar verdiler. Bu dönemin yeniliği ise, musammat tarzıydı. Firdevsi ve Unsuri, dönemin örnek şairlerindendir.

Maveraünnehir, Horasan, Kirman, Irak, Azerbaycan ve Anadolu’da egemen olan Büyük Selçuklular döneminde, İran şiiri en üst ürünlerini verdi. Şair ve yazarları özendiren Sultan ve Vezirler sayesinde, hükümet merkezleri şairlarin toplandıkları yerler durumuna geldi. Büyük kentlerde Nizamiye medreseleri kuruldu. Buralarda tasavvuf şairleri yetişti. Komşu devletlerden kaçan şairleri de koruyan Selçuklular döneminde mesnevi, gazel, kıta, rubai, kaside ve hapsiyatlarıyla tanınan ünlü şairler yetişti. Baba Tahir ve Şirazi secili ve uyaklı düz yazının(serbest vezin şiirin) ilk temsilcisi  Abdullah Ensari(ö.1088) bunlardan bazıları.

Bu iki dönemin başta gelen şairlerinden bazıları ise şunlardır:

Mevlana, Ömer Hayyam, Şah İsmail, Sam Mirza, Şirazlı Sadi, Sultan Veled, Humam Tebrizi, Şebisteri, Kemalettin İsfahani, İmam Rıza, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Attar, Firdevsi, Fuzuli, Nizami, Şehriya, Ebu Hıfs Sogdi, Abbas Merzevi, Hanzala Badgisi, Mahmud Verrak Herevi, Ebu Süleyk Cürcani, Firuz Maşkuri, Muhammed bin Vasıf, Ebu Şekür Belhi, Rudeki, Muncık, Reynaki, Ebu Mansur, Ferruhi, Unsuri, Esedi, Senai, Baba Tahir, Abdullah Ensari, Nazır Hüsrev, Azraki, Muizzi, Esedi, Vatvat, Hakani, Enveri, Feleki Şirvani, İraki, Mecd Hemger,  Hacu-yi Kirmani, Hafız, Kemal Hocendi, Necmettin Razi, Allaettin Keykubad, Baba Figani, Ali Şir Nevai, Neşat, Visal Şirazi ve Sadık bin Mehdi…

Çağdaş İran Şiiri Dönemi, aslında,, 1906’da meşrutiyetin ilanı ile başlar. Bu dönemde, İranlı şairlerin bir çoğu Avrupalı şairlerin etkisinde kalarak onların tarzında şiirler yazdılar. Eşitlik, düşünce özgürlüğü, vatanseverlik ve devrimcilik şiirde en çok işlenen konular oldu. Genellikle halkın gereksinimine ve beğenisine uygun olmayan, belli bir sınıfa yönelik eski şiirler bırakıldı. Halkın anlayacağı bir dille, toplumsal içerikli şiirler yazıldı. Yeni ve uygar tarzda edebiyat okulları açıldı. Batıdan ve dünya klasiklerinden ünlü şiir kitapları çevrildi. Bazı şairler aruz vezniyle şiir yazmayı sürdürürken, birçok şair serbest ölçüyü kullanmaya başladı.

Çağdaş İran Şiiri’nin doğuşunda Türk Şiiri’nin büyük etkisi olduğu söylenebilir. Çünkü Meşrutiyet döneminde yetişen İran şairlerinin çoğu, Avrupa ile ilişkilerini sürdürürken, ilk konak yeri durumundaki İstanbul’da uzun süre kalmışlar. Hatta burada, birçok edebiyat dergisi yayınlamışlardır. Burada Türk Şiiri’nden esinlenmişler ve bu dönemde; Farsça şiir, hem biçim, hem de içerik bakımından değişime uğramıştır. Aruz, yavaş yavaş bırakılırken, şiirin konusunu da toplumsal olaylar oluşturmaya başlamıştır.

Bu dönemin başta gelen şairleri ise şunlardır: Ummid, İrec Mirza, Muhammed Taki, Bahar, Pervin İtisami, Hanleri, Furug Ferruhzad ve Nima Yusic ise 20.yüzyıldaki belli başlı temsilcilerindendir.

Öte yandan, Nima Yusiç adı ile ün yapan Ali İsfandiyari(1897-1953), şiirde “yeni dalga” adı ile  bir çığır açtı. Şiirle ilgili bağlayıcı ve biçimsel nitelikteki tüm kuralların kaldırılmasını, şairin içine doğduğu, aklına geldiği gibi yazmasını önerdi. Ali İsfandiyari’nin başlattığı bu akımı Tevellüli, Nadirpur, Şamlu, Ahavan-ı Salis ve Ferruhzade gibi şairler geliştirdiler.

Bu geleneğin takipçisi ve Çağdaş İran Şiiri’nin ustalarından olan Şiraz Şairler Derneği ikinci başkanı Sedra Zulriasetin ise, İran’da çok okunan ASIR Gazetesi’nin “kültür-sanat” sayfasında yayınlanan, esin kaynağı olduğunu söylediği Türk Şairi Nazım Hikmet için övgü dolu yazılar ve seçki şiirlerle, Türk-İran dostluğuna ve bölgede esen barış rüzgarına katkıda bulunmanın doyumuna ulaşıyor. Şiir yazan, dünya güzeli ikiz kız torunu ile övünen, Nazım Hikmet ve Orhan Veli hayranı olduğunu söyleyen şair Zulriasetin, “Çağdaş Türk Şairleri” ile tanışmak istediğini söyledi. “Çağdaş İran Şiir Antolojisi” kitabı ise, çok okunan kitaplar arasında bulunuyor.

Türkçeye çevrilen ve Cem Yayınları tarafından satışa sunulan “Küçük Kara Balık” ve “Bir Şeftali Bin Şeftali” isimli çocuk masalları kitaplarıyla tanıdığımız,  Şah rejimine karşı çıktığı için 1968 yılında öldürülerek Aras nehrine atılan ünlü yazar Samed Behrengi’nin kitapları ise, unutulmaya yüz tutmuş. Eleştirmenler, “Behrengi modası geçti(!)” diyorlar. Öte yandan, bir yoksul derviş gibi yaşamış olan şair Khomeini’nin dizeleri, her yaştan İranlı’nın dilinden düşmüyor.

Şiirin başkenti kabul edilen Şiraz’da, her yıl geleneksel olarak düzenlenen “Ulusal ve Uluslar arası Sadi Şirazi Şiir Yarışması”, tüm dünya şairlerini birleştiriyor. Kirlenen dünyanın barış elçisi olan şairler, Şiraz’da biraraya gelerek; şiirin içeriğini, biçimini ve konusunu tartışıyorlar. Aşkı, sevdayı, özgürlüğü, barışı ve insandan yana olan her şeyi şiire konu edip; kirliliklere, kötülüklere ve düşmanlara şiir-oku’nu fırlatıyorlar.

Yakın Doğu’nun kültür başkenti Şiiristan Şiraz’da, “Sobeh heyr” ya da “Günaydın” demeden önce; Hayyam, Mevlana, Şirazlı Sadi ya da şiir okumanın keyfini çıkaralım…

ozdendursun@gmail.com     

yoleribelgesel@yandex.com

www.dursunozden.com.tr

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

shared on wplocker.com