MUDURNU (İç gezi)

Ahilik Kültürü ve Mudurnu Konakları

Türkiye’nin özgün bir turizm cenneti olduğunu defalarca yazdım. Dünyanın 66 haline tanıklık eden ve Anadolu coğrafyasını arşınlayan bir gezi yazarı olarak, Mudurnu’yu görünce şaşırdım. Daha görmediğim ne kadar da çok doğa ve kültür zenginliğimiz olduğuna inandım. Sonsuz ve zamansız bu evren, aslında bana dar geliyor. Bolu’nun eski ve şirin ilçesi Mudurnu; orman yeşili ile gökçe mavinin, dört mevsim turizme açık Abant ve özgün mimarisiyle dikkat çeken tarihi Mudurnu konaklarının ferah pencerelerini örten işlemeli dokuma perdelerin aralığında öpüştüğü dingin bir Osmanlı kasabası.

Kaybolan el sanatları, artan yoksulluk ve işsizlik bir yana; Cumartesi pazarını dolduran geleneksel giysili Mudurnu kadınlarının sattığı turfanda ve organik gıda maddelerinin tadına bakmadan olmaz. Yeşilin bir başka tonu, çam ve kekik kokusunun büyüsü, doğa harikası Sülük Gölü, endemik flora ve fauna cenneti, 360 yıl önce gelen Evliya Çelebi’nin “Ceviz ve Dut Cenneti” dediği bahçelerde ipek böcekçiliği de yaygındır. Zaten, Çin’in Şiyan kentinden başlayan ve İstanbul’da son bulan tarihi İpek Yolu da buradan geçmektedir. Kayı boyundan Samsa Çavuş’un torunları; dün Kuvayı Milliyeci idi, bu gün ise Cumhuriyet ilkelerinin ödünsüz savunucuları. Bir Mudurnu sevdalısı olan Kültür Müdürü Kamuran Esen, Belediye Başkanı Mehmet İnegöl ve Bolu Vali Yardımcısı Cemal Yıldızer başta olmak üzere, pek çok Mudurnu dostunun ve halkının özverili çalışması ile yeni projelere imza atıyorlar. Geleneksel olarak her Temmuz ayının ilk haftasında kutlanan festivalin adı da: İpek Yolu Kültür Festivali’dir. Yöresel yemekler ve tatlılar,   konukseverliğin ve kutsal ahilik duası ve dayanışmalarının yaşatıldığı Mudurnu’da; alternatif turizm, zengin mutfak kültürü, termal ve yayla turizmi yanı sıra, onarılan eski Rum ve Osmanlı evleri ile hizmet veren tarihi Mudurnu Konakları, sizi bekliyor. Kendi eviniz gibi hissedeceğiniz ve konukseverliğin adresi olan ve de dingin bir doğal ortamda tatil yapmanın keyfini çıkarmak için, Mudurnu’yu seçin. Sizi ağırlamaktan zevk duyacak konaklardan bazıları şunlar: Keymanlar, Hacı Şakirler, Hacı Abdullah, Armutçular, Yarışkaşı, Haytalar Konağı ve ötekiler sizi bekliyor. Keyvanlar Konağı’nda kahvaltı ve Hacı Şakirler Konağı’nda kahve molası verebilirsiniz. Mudurnu’dan Bolu 54 ve Abant Gölü 18 km’dir. Erenler türbesi, tarihi cami ve hamamları ile ünlü Mudurnu’da, tereyağlı taze tavuk ve yumurta yemenin tam zamanı. Tatilde ve hafta sonu kaçamaklarınızda sakın kimselere söz vermeyin… “Kuşburnu Mudurnu” sizi bekliyor…

İki farklı kalemden, iki özgün Mudurnu yazısı:

YIKIMIN LABORATUVARI MUDURNU

“Bir asırlık yaşamın izlerinin silinmeden önceki son halini gördüm. Büyük bir yılkım programı, projesi adeta bir laboratuar gibi süreci izlenebilir şekilde insanlık gözlemine sunulmuş gibi. Türkiye’nin pek çok yerinde bu aşamalar geçilmiş olsa da, sonuçları netçe bilinse de, bu projenin izleme alanı Mudurnu’dur. Gidip görmelisiniz orayı. Yıkımına tanık olmadığınız pek çok yerin önceki halidir Mudurnu. Mudurnu’da yaşam dondurulmuş, mumyalanmıştır. İçi boşaltılmış ve duvara asılmış bir ceylan gibi. Ormanlar kralı bir aslan, ihtişamlı bir boz ayı, iki metreye ulaşan açılmış kanatlarıyla bir kartal olduğu yere asılı kalmıştır. İçi boşaltılmıştır Mudurnu’da hayatın. Adımlar mekanik, mekanlar soyut, donuk, durağan, her şey olduğu yerde eskimiş, eskimeye ve yokolmaya terkedilmiş. Her yan ihtişam dolu, ihtişam dirençten vazgeçmiş. Teslim alınmış yaşam, teslim alan soyut. Teslim alan Mudurnu’nun tepelerinden çürüyen hayatı yapaylıklarla donatacağının programlarını yapıyor. Bunu gözle görmek mümkün Mudurnu’da.

Bütün sokaklar duruyor, sokaklarda adım attığınızda Amerikan kovboy filmlerindeki çınlamaları hissederseniz. Çarşılarda Türkiye’nin sesleri yok. Berber çırakları koşturmuyor. Çay ocakları buram buram çay kokmuyor. Kepenk sesleri yok. Demir dövülmüyor çarşılarında. El kol hareketleri tarih öncesindeki donukluğunda duruyor. Körüklerde kömür çıtırtılarının ışıltısı yok. Çarşıları rengarenk basmalarla, divitinlerle, yazmalarla, entarilerle ışıldamıyor. Köylüler heybeleriyle kasabanın bir köşesine bağladıkları hayvanlarıyla kasabanın varlığını köylerine götürmüyor. Köylerinde ektiğini, biçtiğini, meyvesini, sebzesini, hayvanını Mudurnu çarşılarına getirmiyor. Çünkü Mudurnu köyleriyle birlikte donmuş. Sanırsın ki, buzlar çözülse buzların erimesiyle birlikte bütün donuk hayatlar eriyecek. Korku salıyor bu yüreğe. İçini eziyor insanın. Oysa orada çoban ateşleri yanarken damlardan asılan buzlar erimiyordu. Üşürken ısınıyor, ısınırken coşku ile yaşıyordu hayatı Mudurnulu. Öyle mekanlar gördük ki, sadece o mekandaki hayat bile insana yüzlerce yıllık medeniyetin nasıl dantel gibi örüldüğünü anlamanıza yeter. Ama daha ne kadar bu laboratuar gözlenebilir bilmiyorum. Mudurnu yıkımın son nefesine  yaklaşmıştır. Atalarınızı görmek istiyorsanız Mudurnu’ya gidin. Feryatla size bağıracaktır, geleceğinizi kurtarın. Derisinin içine saman doldurmadan canınızı o hayatın içine verin. Mudurnu belki de bu feryadın duyulacağı ve tek tip şehirlerin önüne dikileceği bir laboratuara dönüşebilir. Ve yeniden çarşılar tarım için canlanabilir, hayvancılık için canlanabilir, yöresel ekonomik hayatlar için canlanabilir. Bir yerinde kalmış canlılıklar toprakla suyla buluşabilir. Eskinin içinde onunla uyumlu bir yaşam ortaya çıkabilir. Konakları, çarşıları, okulları, mescitleri, köyleri canlanabilir. Ağaçları bildik meyveler verebilir. Sokaklarında çocuklar büyük büyük dedelerinin oyunlarını oynayabilir. Kınalı elleriyle gelinlerin yeni hayatlar yeşerteceği coşkulu düğünleri, sevinç dolu bayramları kutlanabilir. Mudurnu’dan geleceğine omuz ver. Git, gör, bak. Düşün,üret, paylaş. Topla, biriktir ve güce dönüştür. Rastgele…” YUSUF AYDOĞDU

ZAMANIN DURDUĞU MUDURNU…

Asri zamanların bunalttığı insanlar olarak uzun zamandır ihtiyacımız var hesapsız ilişkilere, yalansız söyleyişlere, çıkarsız dostluklara. Sadece buna mı? Havası temiz, suyu güzel, yiyeceği hormonsuz, ufku geniş, sokakları arabasız, binaları alçak, mimarisi sıcak, yeşili yeşil karı kar olan bir yere de. Ülkemizde bir zamanlar  bu isteklerimizi karşılayacak öyle çok köşe, bucak, il,ilçe,köy vardı ki. Ancak tahrip edici ve kontrol edilemez çabukluktaki talancı bir zihniyetin  tüketmeye ve tüm nimetleri sadece kendine hak bilmeye yönelik açgözlü tavrının hakimiyeti ile adeta maden arar gibi yer aramaya, insan gibi insana ulaşmaya çalıştık. İşte bu nedenledir ki, özellikle son yıllarda ne zaman  doğal ve fazlaca el değmemiş bir yurt köşesine rastlasak buraların halen ayakta kalmasıyla umutlanıyor, kısa bir sonra tekrar aynı yere gittiğimizde ise o tüketim zihniyetinin hızla yayıldığını ve orayı asla bir önceki  gibi göremeyeceğimizi üzülerek fark ediyoruz. Hatta öyle ki, maddi olanaksızlıkları nedeniyle doğup büyüdüğü yerlerde yaşayamayan, toprağına basamayan, denizine giremeyen, ormanından yararlanamayan, alışverişini yapamayan ve memleketinde adeta yüzüne bakılmayan yabancı bir insan durumuna düşenlere tanık olmak ise daha ürkütücü.

Hal böyle iken,  kısa bir kış tatili kapsamında bizi büyük kentin yıpratıcı sorunlarından biraz olsun uzaklaştıracak,  aynı zamanda yakın mesafede yeralarak zaten sınırlı olan tatil günlerimizi yolda geçirmememizi sağlayacak bir yerin varlığına olan inancımızı da yanımıza alarak çıktık yola. Rotamızı çevirdiğimiz yer ise, hem Ankara’ya yakınlığı ve hem de doğal ve tarihi güzellikleriyle bilinen Mudurnu idi.

Şehirlerarası otobüsle önce Bolu’ya, ardından da küçük bir minibüsle yaklaşık bir saatlik yolculuk sonrasında Mudurnu’ya ulaştık. O bir saatlik yol boyunca ne zamandır karın yeryüzüyle muhteşem buluşmasına tanıklık edemediğimizi fark ettik. Çam ve kızılağaçların dallarını, tek katlı evlerin çatılarını kar basmıştı sanki. Minibüsün en arkasındaki teyzenin en önde oturan komşusuyla sanki başbaşalarmış gibi sohbeti hepimizi güldürdü. Torununu okuldan alıp minibüsle köyüne götüren İpek hanımla tanışıklığımız henüz on dakika olmamıştı ki, Anadolu insanına özgü samimiyet ve misafir severlikle ısrarla bizi evine davet etti. Daha Mudurnu’ya varmadan anladık ki, özlemini duyduğumuz yerler ve insanlar esasen çok uzaklarda değil, yakınımızdadırlar halen…

Mudurnu’yu ilk gördüğümde, müthiş bir medeniyet ve birikimin adeta dondurulmuş, müzeleştirilmiş haliyle çarptı beni. Zaman öyle ağır ilerliyor, hayat öyle telaşsız ve durağan ki, sanki bir zaman tüneli sizi yıllar yıllar öncesine götürmüş. Bazen bir Osmanlı kasabasındaymışsınız, kimi zaman da Cumhuriyetin ilk yıllarını yaşıyormuşsunuz gibi  1307 yılında Osmanlı topraklarına katılan Mudurnu,  İpek yolu üzerinde önemli bir ticaret merkeziymiş bir zamanlar. Aynı zamanda milli mücadelede de önemli rol oynayan Mudurnu’nun, bu dönemde kadınıyla erkeğiyle Atatürk’ün yanında milli kuvvetlere destek verdiği biliniyor.

 

Taşlarla örülü daracık sokakları, zarifçe süzülerek  akan dere üzerine kurulu sevimli ahşap köprüleri,  Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşıyan konakları, ahşap ve taşın nefis uyumunun en güzel örneklerini sunuyorlar.

Selçuklu ve Osmanlı’nın ilk yurtlarından ve kültür merkezlerinden biri olan Mudurnu’nun tarihi camileri, türbeleri, ünlü saat kulesi de bu dönemin eserlerinden. Mudurnu’daki saat kulesi, Anadolu’da yapılan ilk örneklerden.1890-1891 yıllarında önce ahşap olarak inşa edilen kule, ilçedeki büyük yangından zarar görünce, Mudurnu Kalesi’nden getirilen taşlarla mahkumlar tarafından ikinci kez yapılmış, daha sonra ise ana taş kaidesi bozulmadan etrafı ahşapla kaplanmış. 30 ahşap döner merdivenle çıkılan, 12 metre yüksekliğindeki Saat Kulesi’nden ilçeye kuşbakışı baktığınızda, hiçbir hareketliliğe tanık olamıyor, oraya özgü huzur ve sükuneti alabildiğince hissediyorsunuz.

Orada kaldığımız üç gün boyunca, ne otomobil gürültüsü, ne insan bağırışları ve yazıktır ki ne de üretim seslerine tanık olduk. Sömestre tatili nedeniyle karlı havaların tadını çıkaran birkaç çocuğun  kızaklar ya da naylonlarla keyifli kayışları bile bu sessizliği bozmuyor.

Tarihsel açıdan olduğu kadar kültürel ve folklorik açıdan da oldukça zengin olan ilçede, eskiden  iğnecilik ve oyacılık yaygınmış ve çok sayıda iğneci dükkânı varmış. Mudurnulular, iğnecilik sanatının artık yapılmadığını ve bu geleneğin ancak kadınların başlarındaki oyalarda yaşadığından bahsettiler. Mudurnu Çarşısı’ndaki dükkânların çoğu kapanmış ve sessizliğe bürünmüş. Ne çekiç sesi duyuluyor, ne de körük nefesi. Oysa geçmişte, bakırcı, demirci, semerci dükkanlarının bulunduğu çarşıdan çekiç, balyoz sesleri eksik olmaz, buralarda üretilen mallar civardaki il ve kasabalara götürülüp pazarda satılırmış. Hatta öyle ki, Mudurnu esnafı gelmeden civardaki kentlerde ve kasabalarda pazar kurulmazmış. Dükkanlar kapanınca el sanatlarının çoğu tarihe karışmış. Yine de az sayıdaki bakırcı, sobacı, “mudurnu mesi” üreten ayakkabıcı varlığını sessizce sürdürüyor.

Zengin bir esnaf-zanaatkarlık geçmişine sahip olan Mudurnu’da halen ahilik geleneği sürüyor. Yüzyıllardır süregelen bir gelenek de her Cuma günü yapılan Esnaf  Duası.   Cuma selası verildikten sonra  Mudurnu  Orta çarşısında  esnafların toplanmasıyla birlikte başlayan  Esnaf Duasının tam olarak Mudurnu’da ne zaman başladığı ile ilgili  kesin bir bilgi bulunmamakla beraber, tahmini 600 yıllık bir  gelenek olduğu tahmin ediliyor.

Yolda kimi görsek bizi tanıyormuş gibi davranıyor. Yaşlısı, genci, kadını,erkeğiyle herkes o kadar sıcak ve canayakın ki. Nereden geldiğimizi, ne yaptığımızı, nerelere gitmemiz gerektiğini söylüyorlar. Mudurnu halkı gelenek ve göreneklerine son derece bağlı olduğu halde   oldukça  hoşgörülüler, kimse kimseye karışmıyor. Cumartesi günleri kurulan Mudurnu Pazarı’nda Mudurnulu kadınların elişlerinden, şifalı otlara, doğal yiyeceklerin kuru ve yaş çeşitlerine kadar türlü ürünler satışa sunuluyor. Hem de oldukça uygun fiyata. “Ne tutturursak” anlayışıyla turistlere farklı fiyatlar verenlere burada rastlanmıyor.

Büyük bölümü 1992’de kentsel SİT alanı olarak ilan edilen Mudurnu’yu gezerken bir açıkhava müzesindeymişsiniz gibi. Konaklar ve ahşap evlerden kimisi restore edilmiş, bazıları ise yıkıldı yıkılacak gibi durmasına rağmen ihtişamları etkileyici. Restore edilen konaklardan birkaçı turizme hizmet eder hale getirilmiş, otel ya da lokanta olarak kullanılıyor. Yaklaşık 150-200 yıllık geçmişi olan bu konaklarda Osmanlı sivil mimarisinin sadeliği, estetiği ve özellikleri görülüyor. Özellikle tahta oymacılığının en nadide örneklerini görmek mümkün

Bu arada yöresel yemeklerden bahsetmemek de olmaz. Yöreye ait yemeklerin en ünlüsü kaşık sapı. Bir çeşit erişte gibi hazırlanan ve kaşıklara sarılarak şekil verilen bu yemeğin üzerine yoğurdun kurutulmuş hali olan keşi ve bol cevizi de ekleyince tadına doyum olmuyor. Tarhana çorbası ve ev baklavası da çok lezzetli. Ayrıca, yayla tereyağı, un, şekerden yapılan ve pişmaniyeye benzeyen saray helvası da meşhur.

İlçenin çok yakınında bulunan Abant Gölü, Karamurat Gölü, Sünnet Gölü, Sülüklü Göl, Babas ve Sarot Kaplıcalarını görmeye gidemedik bu süre içinde, ama çeşitli endemik bitkilerin varlığını sürdürdüğü bu doğa harikası yerler, şifalı sularıyla birçok hastalığa derman  olan bu kaplıcalar da gitmişken görmeye değer. Tabii yine çok yakınındaki Göynük’ü de unutmadan…

Büyük kentlerin telaşlı insanları, kaybettiklerini anlayacak, iç sesine kulak verecek kadar bile zaman bulamayanlar, hep bir şeylerin sahibi olmak için didinirken kendini tüketenler; derdinize derman olmayacak kuşkusuz ama Mudurnu’da bir soluklanın, ruhunuzla bedeninizi barıştırın derim. Ne dersiniz?…”

FİGEN AYDOĞDU

www.dursunozden.com.tr

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

shared on wplocker.com