Salah Birsel’den KİKİRİKNAME (kitap eleştirisi)

Salah Birsel; “Şiir Maydanoz değil, Matematik İşidir”

Salah Birsel’den Şiirin İlkeleri, Boğaziçi Şıngır Mındır ve Kikirikname…

Salah Birsel ile tanışmam, 1990’li yıllara uzanır. Milliyet Gazetesi’nde çalışır iken; Milliyet Sanat, Cumhuriyet Kitap ve Gezi eklerinde, Gösteri, Aykırı Sanat, Söylem, Çalı, Çıtlık, Anadolu Ekini, Görüş, Gerçek Sanat, Akpınar, Bay, Tempo gibi dergilerde kitap eleştirileri ve tanıtımları yazdım… Aynı zamanda Türk Dili Dergisi’nde kitap eleştirileri ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin günlük yayın organı olan Bizim Gazete’de uzun yıllar (15 yıl aralıksız) kültür ve sanat ağırlıklı köşe yazıları yazdım. Bu yazılarım, “Okudukça” ve “Kuşatılmış Yazılar” adında kitaplaştı. (*)

Ayrıca, “Sanatevi Açkısı – Pandemi Poetica Şiir Bülteni”ne kapak konusu olan, Salah Birsel’in şiirlerini ve deneme yazılarını özellikle genç okurları severek okumaktadır. Bu bağlamda ben de; bej rengi fötr şapkalı, usta deneme yazarı ve okuru gıdıklayan şair Salah Birsel’in de kitapları üzerine yazılar yazdım ve röportajlar yapmıştım. Gelin, her gün ölüm haberlerliyle, ümüğümüz düğümlenirken; şu acılı ve zor günlerde; Salah Birsel ile biraz gıdıklanıp, gülelim. Tam da Kikirikname zamanı…

12 Mart döneminin kara günleri sonrası, 1972 yılında İstanbul Sinematek Derneği’nde Onat Kutlar, Yavuz Özkan ve Şakir Eczacıbaşı ile başlayan sinema, edebiyat, kültür ve sanatsal uğraşılarımda, belleğimde yer eden koşuşturmalar kapsamında; İstanbul Kadıköy Perşembe Edebiyat Sohbetleri’nin, düzenli katılımıcıları arasında (çoğu hakka yürümüş olan) ne güzel ve değerli yazar dostlar vardı. Bunlar: Ahmet Miskioğlu, Salah Birsel, İsmet Kemal Karadayı, Mehmet Başaran, Sami Karaören, Muzaffer Buyruk, Raif Ertem, Şinasi Özdenoğlu, Perihan Ergun, Turgut Acar, Nevzat Odyakmaz, Şükran Kurdakul, Ömer Nida, Osman Numan Baranus, Sabahattin Yalkın, Dursun Özden, Celal Hafifbilek, İhsan Topçu, Arif Damar, Nevra Bucak, Mehrizat Poyraz, Elif Sorgun, Tansu Bele, Suna Aras, Tanseli Polikar, Şükran Kurdakul, Behzat Ay, Yılmaz Çongar, Hüseyin Topçugil, Muzaffer Uyguner, Naim Tirali, Türkay Korkmaz, Necati Tosuner, Tekin Gönenç, Oktay Akbal, Tuluyhan Uğurlu, Yusuf Çotuksöken, Ruşen Hakkı, Suca Dündar, Aslı Durak, Burhanettin Karaelmas, M. Güner Demiray, Mustafa Yılmaz, Aydın Hatipoğlu, Müslüm Çelik, Nusret Karaca, Nail Güreli, Alp Kuran, Mustafa Öneş, Arife Kalender, Seda Kutlar Aksoy, İdris Atmaca, Lütfi Kaleli, Gülseren Engin, Eray Canberk, Ali Gültekin, Seyit Nezir, Ali Kaya, Mustafa Yılmaz, Tanju Akerman, Suca Dündar, Hasan Taşkın gibi pek çok değerli yazar ve şairlerle yapılan sohbetlerin ardından, Cemal Süreya’nın da uğrak yeri olan ve bu toplantılar sonrası akşamları gidilen Bostancı Hatay Lokantası’ndaki ağız dolusu gülüşlere karışan ve rakı bardağından taşan sarhoş şiirler, bir başka güzeldi…

Öte yandan; Salah Birsel’in “Dört Köşeli Üçgen” adlı kitabı, yazarın yeğeni olan Mehmet Güreli tarafından sinemaya aktarıldı. Sinema, müzik, resim ve edebiyat alanında hiç durmaksızın eserler üreten Mehmet Güreli, yönetmenliğini yaptığı ikinci uzun metraj filmi ‘Dört Köşeli Üçgen’le izleyici karşısına çıktı. Yazar Salâh Birsel’in romanından uyarlanan ve senaryosunu Görkem Yeltan’ın kaleme aldığı, başrolünü Mustafa Dinç’in üstlendiği film, bir ‘gözlemci’nin hikâyesine odaklanıyor. Mehmet Güreli’yle sinemaya olan bakışı, aynı zamanda dayısı olan Salâh Birsel’in bu kitabı, uzun bekleyişin ardından sinema filmi olarak çekildi ve izleyiciler çok beğendi…

İstanbul Bostancı’da geleneksel olarak yapılan Türk Dili Dergisi-Ahmet Miskioğlu Perşembe Edebiyat Sohbetleri” toplantılarında; şu anda çoğu hakka yürümüş olan, çok değerli yazar ve şairlerimizden; “Dursuncuğum, şiir maydanoz değil, matematik işidir… “ diyen güzel insan Salah Birsel ve pek çok tanınmış yazar ve şair dostlarla yaptığım röportajlar ve söyleşilerim yayınlandı. Bu yazılarım; “Kuşatılmış Yazılar” ve “Okudukça” adlı kitaplarımda yer aldı. Bu kitaplar, Halk Kütüphanelerinde bulunmaktadır… 

Salah Birsel ile Şiirin İlkeleri, yeniden…

Salâh Birsel‘in ilk kez 1952 yılında basılan kitabı “Şiirin İlkeleri” beşinci baskısıyla, yeniden okurların karşısında…

Günlük ve deneme türünün sabır­lı, yorulmaz, ince işçisi Salâh Bir­sel, şiirin de bir o kadar ustası… Gerçek şiiri de, şairi de ve okuru alt üst edişler savaşı olarak ele alır. Bize dünya şiir ustalarının evreninde ilkeler kotarır. Denebilir ki; “Şiirin ilkeleri” ülkemizde ilk poetika denemesidir.

“Şiirin İlkeleri” için üstat Salah Birsel şöyle der:

“İlkeler, sanatı sadece öz sanata, şiirin konusuna bakarak değerlendirmek iste­yenlerin yanlış görüşlerine karşı çıkmak için düzenlendi. Şiir bir bütündür. Şiirin kendisinden ayrı olarak, ne konusundan, ne anlamından, ne özünden, ne sözcü­ğünden, ne kalıbından, ne de biçiminden açılabilir…”

Şiirin bir zekâ işi olduğunu, şiiri sevme­yenlere şiiri sevmek gerektiğini, şiirin bir maydanoz olmadığını vurgular. Ayrıca, “Bir şiirin yalnız o şiire giren değil, bir de girmeyen sözcüklerden meydana geldiği­ni ve bir şiirin güzelliğini kendi dışında bıraktığı sözcükler sayısıyla doğru orantı­lı” olduğunu öne çıkaran cümlelerle Sa­lâh Birsel’in ilkelerinden söz eder, Fransız estetikçi Raymond Bayer, L’Esthetique Mondiale Au XX. Siecle (XX. Yüzyıl Dünya Estetiği) adlı kitabında.

Salah Birsel’in “Şiirin İlkeleri” adlı ça­lışması, ülkemizde ilk (1951) ciddi çalış­ madır. Fransız şair Max Jacob’un “Genç Şairlere Öğütler” kitabından daha özlü, pratik ve deneyimler bildirgesi özelliğindedir. Max Jacob’un kitabı lirikliğe kay­nak olarak bilinçaltına özellikle denetimli bilinç altının olduğu ilkeleri savunur. Oy­sa, Salâh Birsel: “Şiirin konusundan, anl­amından, sözcüklerinden ve içeriğinden söz edilemez yalnız. Şiir bir matematik probleminin çözümüne eş bir çaba ile el­de edilebilir. Şiir bir zekâ işidir…” der.

Matematik problemi çözer gibi yola koyulur şair. “Şiir” kömür ve egzoz dumanla­rını aralayarak, denklem çözer gibi zeka­sını kullanarak oksijen alır. Yeni dizelere başlamak için… 70 yılın yorgunluğu ve ol­gunluğu ile… Şiir yaşamaya direnir.

Şiir, Çiftehavuzlar’da oturur. Havuzun bir gözünde Selim İleri’nin “Yapay Ay­dınları” ya da “Gardrop tutkunu Şişli Sosyetesinin (pardon, Bostancı Sosyetesi­nin)” entel takılan üyeleri var. Öteki gözünde ise, Tahsin Yücel’in tanımı ile “ya­pay aydının tahakkümüne karşı olanlar” ya da ekinsel açıdan bakılınca, bu havuz­da yaşayanların “Anadolu’dan çok daha doğuda ve çok daha güneyde olduklarını görürüz. Ahmet Arif ve Cemal Süreya’nın, “şark tutkunu” kanatlarına sığınanlar da havuzun bu gözünde sulanmaktalar.

70 yılın yemişlerini kim yedi?

Şiir, 70’ine dayadı merdivenleri. Şair, her perşembe öğle vakti, Çiftehavuzlar’dan düşer yollara. Yeni imgeler gibi oksijen almaya. Eler satır başında -pardon- her sokak ba­şında durur. Soluklanır… Sözcükleri gı­dıklar gibi dizlerinin siyatik ağrılarını ovar… Sonra… Yeniden yola koyulur. Bostancı tren istasyonu çay bahçesine gelene dek, her satır başında aynı işi yineler… Düşmana inat, bir gün fazla yazmak için… Herkesten önce gelir ve damlamıştır “Şiir” sa­tırlara… Açık ve şekersiz çayını söyler, çıtır simidi ile yudumlar… Salah Birsel, bu­ruşuk fötr şapkasını, gazeteci arkadaşım Musa Ağacık hamlesi ardından, zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den daha çok korur. Yele kapılıp uçmasın diye…

Sonra; “Dilciler”, “Detaycılar”, “Ger­çek Sanatçılar”, “Aykırı Sanatçılar”, “Yakıştırmacılar”, “Dedikoducular” ve “Öte­kiler” toplanırlar tekli çiftli Şiir’in etrafı­nda… Şiirin ilkelerini öğrenmeye koyulur­lar. Onun umurunda değildir… Kıskançları, dedikoducuları ve hovardaları bilirdi o… 

Şiir, 70 yılın deneyimi ile süzer gelenle­ri, tek tek… Yeni bir şeyler var mı? diye sorar gelenlere. Olanlar olur. Yeni dergi­ler, yeni kitaplar verilir. Ama Şair para almaz imzaladıkları kitaplardan. “Gerçek Sanatçılara” bu konuda doku­nur inceden ince. “Detaycı” ve “Dilcilerin” kavgasına kızar, içten içten… Ama çok çekememezliklere, dedikodulara, edebi ve sanatsal post kavgalarına tanık olmuştur Şiir…

Özellikle, Türk Dil Kurumu’nda çalı­ şırken nelere tanık olmadı ki. Şiir’in hâlâ çözemediği bir sorun vardır. Bu sorun, sorunlar yumağı olarak, Şiir’in satırların­da dev bir soru işa­retidir. Şiir dayana­maz açar sayfaları­nı… “Ömer Asım”ın himayesin­deki ‘acayip nesne’ DTCF Türkoloji bölümü başı Haşan Eren’in, Türk Dil Kurumu’ndan yıl­larca avans alarak hazırladığı Etimolo­ji Sözlüğü ne oldu, ne zaman çıkacak?” Şiir’in bu sorusu yanıt aramaktadır, hâlâ… Salı toplantıları; her şeye karşın, güzel, candan, saygılı ve seviyeli… Ne de olsa Şi­ir var işin başında. Ortak paydamız şiir. Şiir var ama, Şiir’in bir de ilkeleri var elbet. Uyulması, yerine getirilmesi zorun­lu ilkeler…

Şiir’in ilkelerine uymayan, İstanbul’un pek çok semtinde şiir toplantıları yapıl­makta. Çağlayan toplantıları, Pera Palas gönül dostları, Hayat Restaurant, Çiçek Bar, Bayramoğlu toplantıları ve “Şiir’den 25 ev kazandım” diyen Durmuş Dede’nin Kadıköy toplantıları… vb. Bunlardan ba­zıları…

Bir de, Şiir’in ilkeleri ile ilgili kitaplar çıkaran kimi yazar ve eleştirmenlerin, 70’lik (büyük rakı) Şiir’den yani Salâh Birsel’den söz etmemiş olmaları büyük sarhoşluk. Ayıkmalıdırlar….

Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde kitap eleştirisi yapan yazar ve eleştirmenlerin bazılarının kitap bile okumadıkları Şiri’i rahatsız etmekte. Bir televizyon progra­mına konuk olan ödüllü yazarımız “Şiiri yüksek sesle okuyun” diyen Necati Cumalı, kitap eleştirisi ile ilgili şu gerçeği di­ le getirmişti:

“Benim zamanım kıymetlidir. Ben ki­tap okumam. Eleştireceğim kitap hakkın­da kolay yollardan bilgi edinirim. Tütün eksperleri gibiyim. Bir baştan, bir sondan ve bir de rastgele aradan bakarım. Bana kitap hakkında bilgi verir bunlar ve yeteridir…” demekte.

Okurumuz okumazsa, yazarımız oku­mazsa, eleştirmenlerimiz okumazsa; ez­berci toplumun kul ve köle düşünceli, yurttaşlık özelliğini kazanamamış “kalite­siz insan yığını” ya da “Sürü” olmaktan kurtulamayız elbet…

Gelelim ‘Şiirin İlkeleri’ne…

Şiirin İlkeleri, 5. baskısını yaptı.

“Şiirin İlkeleri” evlilik öğütleri değil elbette. 

Ya da, “şu bencil yaratıklar” diye tanımlanan eleştirmenler için Pascal’ın “onlar bilmedikleri şeye sövgü yağ­dırıyorlar” sözü ile Homeros’un acıklı durumuna mı düşüyorlar? Yoksa, Gandi gibi Hint kirazının gölgesinde, bir zavallı sarı atın sırtında yapıştırma bıyıklı Amerikalı Tolstoy’un nezleli kargalar gibi Kikirikname söyleyerek, dört köşeli üçgenin geniş açılı köşesine indirir Şiirin li­deri… 

Hacivat’ın karısı gibi dünya işleri ile uğraşsa da, hafiyeler gibi hep önde gider… Kızıldeniz’i yararak. İzmir’in kavakları serinliğinde, Rembetiko göçer gezgin­leri gibi yatağına sığmayan şiirdir sel… “Şiir”in adı Salâh el Birsel… 

Kırkıncı kitabına bilenir yine, şiirsel… 

“Şiirin İl­keleri” bir başucu yapıtı. Mutlaka okun­malı… 

Herr kentin bir simgesi ve bir kimlik kartı özelliği olan tarihi yapısı vardır. İstanbul’un ve Sanat merkezi özelliğindeki tarihi Beyoğlu’nun simgesi de hiç kuşkusuz; Gezi Park Alanı içinde yer alan Taksim Cumhuriyet Anıtı’dır…

Yeryüzünün belli başlı mitolojik kentlerinden biri olan İstanbul, kentin şahdamarı Beyoğlu. Her yiğidin harcı değil böyle zorlu bir konuyu kuşatmak. Salâh Birsel‘in boşuna en ünlü kitabı olmamıştır: “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu”, yayımlandığı 1976 yılından bu yana, edebiyatımızın kült kitaplarından biri sayılagelmişse, bunun en somut nedeni bir benzerinin kaleme alınamamış olmasından geliyor. Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu yalnızca bir semtin, bir caddenin panoramik tarihi olarak sınırlanamaz:  Aynı zamanda bir dönemin çok renkli tanığıdır. Daha da önemlisi: Türk Edebiyatı’nın en keyifli yazılarından biri.

“Boğaziçi Şıngır Mıngır” adlı kitabında Salah Birsel, bir dünya cenneti olan İstanbul’un, güzelliklerinden ve tarihi eserlerinden söz etmektedir.

Bu kitap, Boğaziçi’nin binbir çeşit güzelliklerini, tarihi eserlerini ve bu eserlerin özellikleri bütün güzellikleri ve ayrıntılarıyla dile getirilmektedir. Diğer bir bakıma Boğaziçi’nin insan haritasını verir. Ona Boğaziçi’nin Gizli Tarihi desekte olur. Bu kitabı okudukça insan diyor ki; teşekkür Fatih Sultan Mehmet’e ve onun savaşkan gazilerine ki, dünyayı kesip onarmış ünlü usta marangozlarla gelecek şu İstanbul ilini ve boğaz şehrini açmışlardır.

Boğaz’da yaşamak için yalısı olmak gerekir. Yalı içinde padişah bendeliğine yatmak gerekir. Boğaz en taze, en çinli, en tangolu yüzünü Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında gösterir. Viktorya yeşili ve daha 88 yeşile boyanmış ağaçlar, çiçekler ve böceklerle ağzına kadar doludur. Kız Kulesi ve Galata Kulesi’nin dünya üzerinde bir eşi daha olmadıgını çok iyi bir şekilde anlatıyor. Aynı zamanda tarihi özelliklerini de anlatılıyor. Galata kulesi Cenevizlilerden kalmadır. Fatih Sultan Mehmet onu onarttığı gibi, 2. Murat da 1582 yılında yenilemiştir. Geçmiş yıllarda Boğaz çiçek ve meyve bahçesi demektir. Bahçeler daha çok setler, safalar halindedir. Bahçelere su arklarıyla havuzlar da özenle oturtulur. Son yüzyılda balık biçiminde havuzlara da rastlanır. Fiskiyeler ise türlü türlüdür.

O zamanlar hemen herkes lale kuyumcusudur. Damat İbrahim Paşanın türettiği söylenen İbrahimi adındaki lale eflatun üzerine beyaz benekleriyle çok gönül yarar. Çinili Köşk’ün içinde aramadığınız kadar mermer çeşme, divanhanesinin ortasında da büyük bir havuz. Köşk’ün altından geçen bir su bahçedeki havuza dökülüyordur. Ağustos ayında inanılmaz bir kalabalık vardır. Dere boyu sandallarla hınca hınç. Çayırlar adam almıyor. Üsküdar’dan, Karaköy’den, Haliç ve Boğaz iskelelerinden uçup gelenler bir seccadelik yer kapmak için birbirini çiğniyor. Paşa ve vezir hanımları için böyle bir zorunluluk yok. Onlar Arap halayıkların yardımıyla kendileri için düzenlenen köşeye yürümek inceliğinde bulunsunlar yetişir.

Kimi kadınlar da sandallardan dışarı çıkmaz, akşamı orada bulmayı yeğlerler. Dere boyundaki gölgeliği Küçüksu Çayırında bulmaya pek olanak yoktur. Çimenlerin üzerinden sultanların arabaları ağır ağır geçer. Bu arabaları çeken öküzlerin başlıkları üzerindeki aynalarla, araba tentelerinin sarı kılıftan saçaklı kenarları güneşin altında pırıl pırıl parlar. Arabadaki sultanlar yüzlerinde her zamankinden daha az özenti ile bağlanmış yosmalarıyla ipek minderlerin üzerlerine yaslanırlar. Öteden bir paşa hanımının süslü arabası geçer. Atlar süslü mü süslü.

Kağıt helvacılar, keten helvacılar, damla ve çam sakızları, elma şekerciler, leblebiciler, macuncular, sucukçular da Girit fethine çıkmış yeniçeriler gibi sabahtan akşama olay gösterir.Mevsime göre değneklerde kiraz, çağla, şerbetten tatlı can eriği, İzmir üzümü, Değirmendere fındığı, Bursa şeftalisi, kavun- karpuz satanların sayısı da pek kabarıktır. Boğaz’ı tanımak, gezmese de gezmiş gibi olmak isteyenler için yazılmış bir kitap doğrusu.Boğaz’ı gezerken rehber olarak kullanılmasında da büyük fayda var.İnsanın bir kez daha teşekkür edesi geliyor içinden Fatih Sultan Mehmet’e bu değerli kitabı okudukça.

BU kitapta yazar, İstanbulun hayatımızdaki ve tarihimizdeki önemi ve güzellikleri anlatmaktadır. Ayrıca,  boğazda yaşanan tarihi olayları ve tarihi eserleri ele almıştır. Bu eser yazarın tamamen bilgi vermeye yönelik bir kitaptır. Turist rehberi olabilecek bir niteliğe sahiptir. İnsan bu kitabı okudukça İstanbul gibi dünyada eşi benzeri olmayan bir şehre sahip olduğu için diğer ülke insanlarından kendini üstün kılıyor. İstanbul’un Tarihi eserleri hakkında birçok yerde rastlanamayacak bilgiler bu kitabın içimdedir.

Salah Birsel, türk şair, deneme yazarıdır. İstanbul Üniversitesi felsefe bölümünü bitirdi. Fransızca öğretmeni, Çalışma Bakanlığı’nda iş müfettişi olarak çalıştı. 1960’tan 1973’e kadar Türk Dil Kurumu’nda yayın kurulu başkanlığını sürdürdü. 1940 kuşağı içinde zekaya dayanan alaycı şiirleriyle tanındı. Ürünlerde aşkı, evliliği, hatta kendi kendisini alaya almaktan çekinmediği gözlenir. Yergiciliğini düşünceye, bilgiye yan çizenlere, zorbalık, baskı yönetimi uygulayanlara da yöneltmiştir.

Salah Birsel 1975 yılında TDK ödülüne layık görülmüştür. Sanat sorunlarını, sanatçıların yaşamını, ahlak konularını irdeler. Toplum ve insanlık sorularına yönelir. Tanzimat’tan bu yana İstanbul’da edebiyatçıların bir araya geldiği kahvehaneler, içki evleri, eğlence yerleri, Boğaziçi’nin yalıları, buralarda yaşamış edebiyat, siyaset adamlarıyla ilgili bilgiler, değerlendirmeler, yazarın anılarıyla birleşerek zengin İstanbul tasvirlerine büründü. Başlangıcı 1949’a uzanan günlüğü, Yaşlılık günlüğü, -Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü-(1986) aldı. Kendi özel yaşamını yansıtırken sanat sorunları, yapıtlar üzerindeki görüşlerini dile getirmiştir…

İlk şiirleri 1937’de “Gündüz” dergisinde yayınlandı. 1940-1950 arasında “İnkılapçı Gençlik”, “Sokak”, “İnsan”, “Seçilmiş Hikayeler” gibi dergiler şiirlerine yer verdi. “Yenilik”, “İnsan”, “Sokak” ve “Nokta” dergilerinin yayını çalışmalarına katıldı. Şiirleri öncelikle zekaya, ince alaya dayanan yergi ağırlıklı şiirler. Garip ve İkinci Yeni akımlarını kendine göre yorumlayarak uzaktan izledi.

Şiirlerinde halk şiirine yaklaşan bir söyleyiş yöntemine ulaştı. Yalın üslubu, hoşgörülü konu seçimleri ve ince alaylı yaklaşımıyla, kendine özgü farklı bir yerde bulundu.

Asıl ününü 1970’lerde peş peşe yayınlanan “denemelerle” kazandı. Günlük konuşma dilinde pek az bilinen sözcük ve deyimlerden başka, kendi yarattığı ilginç deyişleri de sıkça kullandığı ve anlatımına egemen kıldığı alaycı tavrıyla bu denemelerde özgün bir üslup yarattı.

“Salâh Bey Tarihi”ni oluşturan “Kahveler Kitabı”, “Ah Beyoğlu, Vah Beyoğlu”, “Boğaziçi Şıngır Mıngır”, “Sergüzeşt-i Nono Bey”, “Elmas Boğaziçi” ve “İstanbul-Paris” kitaplarında, geçmişin İstanbul kahvelerini, Beyoğlu ve Boğaziçi’nin sanat çevrelerini anlattı.

Salah Birsel, denemelerinde yarattığı dili Amerikalı Tolstoy, Kurutulmuş Felsefe Bahçesi, Bir Zavallı Sarı At, Yapıştırma Bıyık, Kendimle Konuşmalar, Keçi Çobanı Kuzu Çobanı (TRT Sanat ödülü 1970), Şiir ve Cinayet (TDK Deneme Ödülü 1976), Paf Puf (İş Bankası Edebiyat Ödülü) yapıtlarında kendini kanıtlıyor. Böylece Türk yazınındaki yerini de almış bulunuyor. Alıntılarda sizlere sunulan bu gerçeği diğer ürün verdiği türlerde de -şiir,günlük- görmemiz olanaklıdır. 

Salah Birsel, özgün dil ve anlatımı dışında araştırıcı bir düşün, yazın adamıdır da. Örneğin, şiirlerinden “yeni sis” çağımızın çevresel sorununu, “gizli sevgili” alaysama tutkusunu, “babaçkolar” kendini beğenmiş varsılları,” bir radarcı” duyargalarını çağına ayarlamış yazar ve ozanı, “çakır ayaz” son yaşlılık günlerini, “kuzu” gençliği ve halkı dile getiren önemli imgelerdir. 

Salah Birsel’i okuduğumuzda şiirin insan ve yaşam için olduğunu daha iyi anlarız. Gerçek şiiri ironinin pembe gülüşünde, imgelerin düşünen pırıltılarında bizlere sunuyor. Buluşlarını örneklersek, “keş deniz, babayani bir hotoz, vıvıklamak, gülüzüm, gülüküzüm, lugaz, aleyk, leplep kulak, ince taktuk, ibik gügükler, domur domur ağlamak, gıllıkış, horhopurdak, alifaka, sedrebeki konuşmak, hello cello takımı, mayna sinyor laf değil, alargaya çekmek, mayışık seviler.” 

Salah Birsel, “Şiirin Kıvamı” adlı yazısında “Benim şiir yazmam uzun beklemelerin sonucudur” der. Bunu, “ozan dili sızma baldır/ tin tin dolaşır uzayı/ yıldızlara ok atar” (Yalelli) dizeleriyle de bunu özetler. 

Salah Birsel, denemelerinde İstanbul’u coğrafyasıyla bizlere sunar. Sokak sokak, semt semt. Türk yazınına emek verenleri de unutmaz. Divan edebiyatı ozanlarından gününe değin herkesi ince dokundurmalardan geçirir. 

Çok sayıda deneme, inceleme, günlük ve eleştiri kitapları yazarı olan Salah Birsel’in şiir kitapları: Dünya İşleri (1947), Hacivat’ın karısı (1955), Ases (1960), Kikirikname (1961),Haydar Haydar (1972), Köçekçeler (1981), Bütün Şiirleri (1986), Varduman (1993), Yalelli (1994), İnce Donanma (1995), Rumba da Rumba (1995), Yaşama Sevinci (1995), Çarleston (1995), Baş ve Ayak (1997), Sevdim Seni Ey İnsan (1997). Şair Salah Birsel, bu şiir kitapları yanı sıra; şiir üzerine deneme yazıları da yazdı. Bunlardan bazıları şunlardır: Şiirin İlkeleri (1952), Şiir ve Cinayet (1975). Salah Birsel “Varduman” adlı şiir kitabıyla ise, “Behçet Necatigil Şiir Ödülü (1994)” aldı. 

Usta deneme yazarı olan Salah Birsel, şair olarak da; 1990’larda büyük bir coşkuyla tekrar şiire döndü. İroni ve tatlı hiciv özellikleri taşıyan şiirleriyle, modern şiirimizi tema ve dil bakımından demokratlaştırdı, geliştirdi. 

Türk Dili Dergisi için kendisiyle yaptığım röportajda (Mayıs 2001); usta yazar ve şair Salah Birsel (1919-1999); en güzel Kikirikname şiirlerini sevgili eşi, tiyatro oyuncusu Jale Birsel için yazdığını söylemişti… 

Gerçek adı Ahmet Selahaddin olan Salâh Birsel’in deneme ve şiirlerindeki alaycılığına bakarak onun esprili ve kadınlara karşı çok saygılı bir insan olduğunu söyleyen tiyatrocu eşi Jale Birsel’e: “Onunla esprilerle anlaşırdık, birbirimize takılarak başkalarının kavga konusu yaptığı şeyleri biz eğlenerek çözerdik” diyor. 

Dost sofralarında, cacıkla rakı içmeyi çok seven Salâh Birsel’in bazı şiirlerinin, bizim bilmediğimiz öyküleri vardır. Değişik bir öyküsü olan bir şiiri için, eşi Jale Birsel, Kikirikname şiirinin yazılış öyküsünü ise şöyle anlattı: “Missouri Zırhlısı’nın 1946’da Amerikan Büyük Elçimizin naaşını getirdiği gün, devlet büyüklerinin yaptığı törendeki yapmacık davranış ve tutumlarını eleştirmek için Kikirikname’yi yazdığını söyledi. Şiiri de bize okudu. Bu bilgiyle şiir, daha bir anlam kazanıyor.” 

Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Ahmet Oktay, Behçet Necatigil ve Melih Cevdet Anday şiirlerini çok beğenen ve Asım Bezirci, Aziz Nesin, Oğuz Tansel, Fakir Baykurt, Sabahattin Kudret Aksal gibi yazarlar ile de dost olan, usta deneme yazarı, şair ve 1999’da aramızdan ayrılan Salah Birsel,Behçet Necatigil’in ölümüne çok üzüldüğünü söylemişti. Salah Birsel; okuru-bizi gıdıklayıp ağız dolusu güldüren hoş bir şiir ile yakınlarımızı hakka uğurladığımız, hüzünlü bu koronalı, bu zor günlerde, kutlayamadığımız yeni yılda; Kikirikname ile birazcık gülümseyelim… Sağlıklı, adil, özgür, insanca ve yaşanası şiirli güzel günler dilerim. Sanatın ve özellikle şiirin maydanoz değil, matematik ve vicdan işi olduğunu unutmadan, kadim ve çağdaş bir yurttaş olarak, haklarımızın ve sorumluluklarımızın farkında olarak… 

Sessiz çığlığımıza, ıslıkla güç verin… Şiirle, dostlukla…

“KİKİRİKNAME

Sizinkisi de gülmek mi a kikirikler

Gülünce şöyle sunturlu gülmeli

Bir iki üç dişleri göstermeli

Sırıtmalı değil zangır zangır gülmeli.

Yakaları kolalatmalı bir iki üç

Bir iki üç başları doğrultmalı

Boşuna değil bu öğütler inanın

Gülünce sabah akşam gülmeli.

Ceketler kavuşturmalı bir iki üç

Köşelerde değil ortalarda gülmeli

Düğmeleri parlatmalı zamanında

Gülünce şapkalarla gülmeli.

Bir iki üç sayıyla bükülmeli

Sırayla değil hep birden gülmeli

İşin bütün inceliği burda a kikirikler

Gülünce dişleri göstermeli…”

Salah Birsel.

—————————————————————

(*) Kaynak metin: www.dursunozden.com.tr

    Fotoğraflar: Dursun Özden arşivi.

Yoruma kapalı.

shared on wplocker.com