Hüseyin Yavuz’un yeni kitabı: “Önce Dans Vardı”

Farklı ve özgün bir kitap okumanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum, yeniden…

Yazar Hüseyin Yavuz’un “İsyan Günleri” kitabı sonrası okuduğum; “Önce Dans Vardı” kitabı ile dans başlıyor…

Seramik ustası, coğrafyacı ve araştırmacı yazar Hüseyin Yavuz’un son kitabı “Önce Dans Vardı”yı okurken; geçmiş zamanda yaşadım. Zaman tünelinde korkulu, kaygılı  ve umutlu düşsel bir yolculuk yaptım. Kaygılanmadan, umut ve ütopyamı yitirmeden… Korktuğumuz ve sevdiğimiz için taptığımız Tanrıların kutsal dansı, biz kulları günah ve sevap işlemeye çağırıyor, yeniden…

Yazar, kitabın önsözünde vurguladığı gibi: “Dans en ilkel biçimiyle insanların doğa karşısındaki güçsüzlüğünü ifade etme biçimi, her şeyi doğanın akımına bırakarak, hareket etmeden hareket etme biçimidir. Bir başka ifadeyle, gövdenin kendiliğindenleşmiş düzenli, ardışık ve ritmli hareketler bütünüdür. 

Bu haliyle dans, bireyin ben olmaktan kurtulup, bilinmeyen sırdaş tanrılar dünyasına geçişinin büyük bir aracı, en ilkel ve en evrensel bir ayinidir. Dansın içerdiği olağanüstü estetik ve ritm, onu bir sanata dönüştürmüştür. O başka bir ifade biçiminin henüz gelişmediği dönemlerin çarpıcı ifade biçimidir. 

Danstaki ritm, zamanla şiir ve müziği de içine alacak, perde ve temposu belli aralıklarla düzenlenmiş bir hareket ve söz dizgesinin ortaya çıkmasına neden olacaktır.

Kam, uyuşturucu, şarap ve müzik ise, bireyi bu dünyadan koparmanın araçları olarak; duygu ve düşüncelerin, hareketlerle ifadesi olan dansın, bizdeki büyük izlerinin altında, türümüzün ilk ayin biçimi olmasının yanında; hiç bir dinin onu tahtından indirme gücünün yetememiş olması anlamlıdır. Özetle, sanata dönüşmüş bir ayin olarak; “ÖNCE DANS VARDI”  ve var olmaya devam edecektir.” 

Hep var olacak olan “Dans” bizi çağırıyor. Bu kutsal çağrıya yanıt veren, Ramazan davulcusu Asım Emmi’nin yanık sesinden duyulan ilk ilahi, ilk çağrı idi. Kahveci Nazif Dayı’nın Halep Cezaevi’nde yaptığı kenevir kokulu Çaça Dansı, Öküz Mehmet Paşa Hanı’nda Keçe Bekir ve Ateş Ahmet’in Alpağut Dansı ya da köyde Mercan Dede’nin toprak damlı evinde, idare lambası ışığı çevresinde yan yana, yana yana ve döne döne zıplayarak zikir edenlerin çığlıkları, kutsal dansın öncesi miydi? 

Ateşin dans eden alevinde Gök Tanrı’ya erişen Kutsal Şaman Ana’nın şifalı her dokunuşu, “Önce Dans Vardı” dedirten büyülü bir ruhsal dans hali idi. İçsel yolculuk sırasında ve sonrasında, kutsal mekanlarda yapılan zikir de, bir danstı. Suyun ve ateşin dansı… Kar ile korun evrensel çelişkisi. Ya da, tarihi diyalektik yasanın uyumu. Belki de zıtların birliği ilkesi… Nice hastalara şifa kaynağı olan kutsal suyun melodik ritmi belki de… Kor ateşin alevinde cehennem azabı çeken günahkarların, Arasat’a çıkma telaşı ya da yarışı. Cennet sarhoşluğuna kapılan kutsal meleklerin yorgun telaşı ve yakarışı…

Lilith varken Havva, havasını mı aldı yoksa? Cennet’te yasak elmayı yiyip, Adem’i baştan çıkaran; ilk aşk, ilk rüşvet ve ilk günah suçunu işleyen Lilith’in, yerküreye yaptığı zorunlu ve lanetli bu insancıl yolcuğun sırrı neydi? Belki de tanrıların, meleklerin, peygamberlerin, vekillerin, elçilerin, inanan ve inanmayan tüm insanoğlunun ilk dansı idi bunlar… 

Bu nedenle mi? “Önce Dans Vardı” diyoruz. Evrenin diyalektik evrim teorisini yazan Darwin, bu uyumlu dansta köçek mi yoksa? İki ayağı üzerine basıp, düşünerek aklını ve elini kullanmaya başlayan “insan” denen bu yaratığın; doğaya hükmü, kader mi? Abdest alınırken okunan Amentü duasının sırrı nedir? Kabe’de tavaf ederken dönen Müslümanların içsel dansı, Ayan Oros Erkekler Cumhuriyeti’nde Ortadoks Keşişlerin tütsülü dansı, Ağlama Duvarı’nda gülen Musevilerin takke dansı, Budistlerin, Hinduların, Zerdüştlerin ve Animist inançların zikirleri, “Önce Dans Vardı” tezini doğrular niteliktedir. 

Farklı din ve inançlara mensup insanların dansa ve zikire başlamadan önce ve sonrasında söyledikleri, tek ortak şu sözcüğün anlamı nedir? Amin, amen, amon, aman, aman aman… Nemrut Dağı ufkunda tan çiçeği açmadan ve şafak sökmeden daha, Günahkar Firavun ve Fırtına Tanrısı Teşup’a inat; üzerinde bereketli mor bulutların dans ettiği Amman Antik Kenti ve Amanos Dağı neden kutsaldır? Ana olmanın, doğumun, cinselliğin, sevinin, ağlayarak yeni bir yaşama başlamanın, rahmetin, rahmin ve ilk dansın adı, neden “d-am”dır? İlk dans öncesi, sırası ve sonrası; yaşamı yaşamak için, yaşama dokunan içsel yolculuğun, dışa vurumu mu? 

Evrenin, Güneş Sistemlerinin, yıldızların, yerkürenin, suyun, alevin, semazenlerin, semah dönenlerin; Ateşgah’ta ve Kam’da, tüm zikir ve içsel ritmlerin özü, dans değil mi? Bu ve başka nedenlerle Hüseyin Yavuz, kitabının adını çok haklı olarak; “Önce Dans Vardı” koymuş. Yazarın atalarının otağı olan, doğup büyüdüğü Beyağıl Köyü doğusunda bulunan ve güneşi dans ederek ilk öpen Çatal Kaya’nın burcuna odaklanması anlamlıdır. 

Öte yandan, Gülek Boğazı tuzakını hisseden, Makedonyalı Büyük İskender’in Ordusu’nun 17 gün mola verip dinlendiği Beyağıl Bedirge Kavşağı’nda dans eden Büyücübaşı Aristo’nun; köyün üstünde bulunan ve ulu bir Şaman Kayası içinden yükselen, asırlık Kutsal Zevter Ağacı dalına, zafer öncesi “dilek ipi” bağlamasının sırrı nedir? Aslında İsyan Günleri öncesi, Bolkar Dağı’ında yapılan Türkmen Yörük Dansını saymaz isek; aynı zamanda coğrafyacı, çömlekçi, öğretmen ve bu toprakların çocuğu olan kitabın yazarı Hüseyin Yavuz ve 68 Kuşağı arkadaşları, Mamak ve Selimiye öncesi ilk dansını; Karagöl’ü yurt tutmuş Sessiz Toros Kurbağası isyanı ve çığlığında, bu kutsal ve bereketli topraklarda ve dağlarda yapmışlardı… 

İsyan Günleri’nde, burçak toplayan Kadife Ana’nın çileli bekleyişi ve Bolkar Yaylası’nda Yörük Çoban’ın azığını paylaşması çok anlamlıydı. Sansar Tepesi’nde Selo, Sami, Çakıcı, Haccana Teyze ve öteki emektar yoksul köylülerin azığını paylaştığı anın ardından yapılan son dans, ilk miydi? 

Tarihte, 1919-Kuvayı Milliye ve 1927-Cumhuriyet Aydınlanma-Okuma Seferberliği’nde öncü ve fedakar atılımları ile bilinen Beyağıl Köyü’nün Erenleri ve ardından onların torunu olan ışık kaynağı, Anadolu’nun aydınlık yüzlerinden biri Hüseyin Yavuz, “İsyan Günleri” adlı ilk kitabı sonrası, bu yeni araştırma ve inceleme kitabı ile farklı, özgün ve cesaretli bir çıkışla, bu alanda önemli bir esere imza atmıştır. Yazarımız; Tanrı, din ve insanoğlunun inanç yolculuğunu, kaynak göstererek yaptığı alıntılar, belgeler ve somut dayanaklar ışığında yazmış. Elbette yazarın kimi tezleri ve iddiaları, kendi doğrusudur. Ama konusunda, özgün bir çalışma, ciddi bir entellektüel birikim ve emek ürünü olduğu da bir gerçektir. Yazarı kutluyoruz… 

İnanç dünyamızdaki kimi sırları aydınlatan yazar, İlkel Komünal Toplum’dan günümüze uzanan; Anakaralardan toprak ve Cennet’ten yer kapmak adına; 3 milyon yıldır evrimleşirken, kendi neslini, yaşadığı doğayı ve çevreyi yok etmek için savaş dansı yapan, insan denen bu vahşi canlının, sürdürdüğü sömürü ve din merkezli savaşların da perde arkasını aralıyor yazar bu kitabında. Sosyalleşen ilk insandan bu güne, birlikte yaşama ve herkese yatecek kadar bol olan yaşamın nimetlerini paylaşma, dayanışma ve medeni olma kültürü öncesinde ve sonrasında; önce dans mı vardı?

Aslında ilginç bir soruyla, bu sorunlar yumağı gibi görünen ve çözümü de bizde olan yanıtları, korku ve kaygılarımızdan arınıp, çözebiliriz. Öyleyse soruyoruz: NEDEN İNANIYORUZ?

Neden bir inanç vardır? Neden insanlar, inanmaya gereksinim duymuşlardır? Bu sorular binlerce yıldır insanların kafasını kurcalamaktadır. Sosyolojik açıdan bakıldığında din, bir üst yapı kurumudur. Alt yapıya, yani üretim ilişkilerine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu üretim ilişkilerindeki değişimin, onu da değiştirdiğinin kanıtıdır. Teorik olarak doğru gibi görünen bu tez, eksik ve yetersizdir. Hatta en ilkel biçimiyle, ortaya çıktığı ilkel kabilelerde din, bir üretim biçimine bile gerek duymamıştır. O zaman ilk haliyle dinin ekonomiden daha çok, psikolojik nedenlere dayandığını söylemek abartı olmaz. Bu nedenlerin en başında da korkunun geldiği tartışmasıdır.

Yazarın da vurguladığı gibi; “İnsan kendi korkularının yarattığı hayaletlerden öyle korktu ki, bu korkulardan kurtulmanın ya da onlarla birlikte yaşayabilmenin tek yolu vardı: Onlara tapmak…”  İşte, tam da bu aşamada “Dans” başladı…

“Önce Dans Vardı / Tanrılar Dünyasına Geçişin Büyülü Sanatı” kitabının yazarı Niğdeli Hüseyin Yavuz, çok zor koşullarada yazdığı bu kitabın “Sonsöz”ünde şöyle diyor: “Bu çalışma, insanları genel olarak bir şeye, kendinden daha güçlü bir şeye inanmaya iten sosyal, ekonomik ve belki de onlardan daha fazla psikolojik nedenler üzerinde durulmaya çalışmış, referans olarak ise, dinlerin asil kaynakları alınmıştır. Bunu yaparken mümkün olduğunca objektif kalmaya çalıştım. İşin içine girdikçe, dinin köklerinin ne kadar derinlerde olduğu gerçeğiyle karşılaştım… Bir insanın inançlarının olması, bu inançlarının gereklerini yerine getirmesi son derece doğaldır… Ama Camus’un dediği gibi: ‘Özgürlük, Tanrı ile kul arasındaki bir sorunsa eğer, bir efendiye gereksinim duymadan, kendi özgür iradesiyle ve kendi kendilerinin efendisi olarak, yaşamak isteyen insanları da kul düzeyine indirgemeye, hiç kimsenin hakkı yoktur. Evren, tanrılar dünyasına geçişin sırdaş sanatı ya da ışık ve karanlığın büyülü dansının ürünü, gizemli bir gölge oyunudur.”        

Yazar Hüseyin Yavuz’un büyük emeklerle hazırladığı bu kitabın yayıncısı ve editörü,  biraz ticari kaygıyla olsa gerek; kitabın iç tasarımı, ara başlıkları, kaynakça koymayışı ve kitap içindeki yazıların okuyucuyu zorlayan çok küçük punto ile baskıya verilişi; yazara ve okura saygısızlıktır. Her şeye karşın, Hüseyin Yavuz’u kutluyor ve yeni özgün eserlerini bekliyoruz. Bir başucu yapıtı olan bu eserin okunmasını ısrarla öneriyorum. Kolay gelsin…

“ÖNCE DANS VARDI / Tanrılar Dünyasına Geçişin Büyülü Sanatı”, Hüseyin Yavuz, Derlem Yayınevi, ISBN 978-605-4701-78-0, 412 sayfa, Birinci Baskı: Mart 2015. 

DURSUN ÖZDEN

www.dursunozden.com.tr


Yoruma kapalı.

shared on wplocker.com