Cevat Turan’ın Yeni Romanı: Bir Eylül Yarası

Bir kitap okurken, siz hiç elektrik çarpmışa döndünüz mü? Kanlı Pazar’ın ardından, Kırmızı Pazartesi sizi içine çekti mi? Salı ertesi, “İyi Akşamlar Perşembe” dediniz mi? Ya da, ilk güzün sararan benzi, sizi “Bir Eylül Yarası”na derman olmaya çağırdı mı? Erenler dergahında; kendi ekseniniz etrafında semazen olup, Cem’de  semah döndünüz mü? Şiir Bayramı’nda; Hattuşaşlı Cevat, ateşli al atların özgür yelesinde ve yitik zaman ışığında, umut ve ütopyanızı anımsattı mı? Bu sırdaş soruların yanıtını öğrenmek için, okumaya devam…

Emektar, karizmatik, örnek ve “MİS” gibi bir işadamı olan yazar Cevat Turan’ın; “Unutmalar Şehri”, “Usuldan Bir Hüzün”, “Çoklu Yalnızlıklar”, “Gözlerine Sakla Beni”, “İnsanın Üşüdüğü Yer” kitapları ardından, yazarın yeni çıkan “Bir Eylül Yarası” adlı romanını soluk soluğa okudum. Bir dönemin hesaplaşması ya da içinde ‘insan’ ve ‘kent’ olan, polisiye ve sosyal serüven yüklü bu akıcı romanı okurken, içsel bir yolculuk yaptığımın farkına vardım, yeniden… 

Bir dünya kenti olan İstanbul’dan, Hattuşaş Uygarlığı’nın merkezi Çorum’a uzanan ya da Çorum’dan İstanbul’a el sallayan, sırdaş aşkların düğümlendiği bir med-cezir, gel-git hesaplaşmasıdır bu kitap… Aşkın, umudun ve ışığın izini sürenlere adanmış olan “Bir Eylül Yarası” adlı bu kitap akıcı, sürükleyici, anlaşılır, yalın, süssüz ve imge yüklü vurgusu yanı sıra; konusu, içeriği ve edebi söylemi, cesaretli ve gerçekçi vurguları, özgün mekanlar, konu ve olaylar bütünlüğü bakımından da dalında bir ilktir… Polisiye, köy ve kent romanı dalında, sinematografik özellikleri ile de farklı ve iddialı bir eserdir… 

İçimizi acıtan ya da her yaşta yeni aşklara liman olan, yitik şehir İstanbul’un gerdanı Boğaziçi’ni, içinden nehir akan gizemli bu şehri, Nakkaş Tepe burcundan seyrediyorum, ama gözlerim kapalı değil… 

Bir yanımda, eski Beyoğlu arka sokaklarında, izbe bir yerdeki loş ışıklı pavyonda sarhoşları eğlendiren, kadife sesli kıvırcık kadın, akordiyon çalan Taşkın Mualla’nın yıkık mezar taşı; öte yanımda ise, bir kenti kendi zengin mirasından ve değerlerinden çalan, yağmalayan ve yıkan düzenbazların yaptırdığı, mavi bulutlarımızı ve sırdaş gök kubbemizi delen gökdelenlerin gölgesi… 

Ve bu kentin bildik temiz ve kirli yüzünde yansıyan lekeler; seçim pankartlarını tamamlayan mekanik çığırtkanlar, çıkarcı, bencil, fırıldak ve düzgün yurttaşlar, emek ve sermaye sahipleri, polisler, askerler, gardiyanlar, politikacılar, yaşam kaynağımız bir nefeslik havayı kirletenler, doğayı ve çevreyi katledenler, suçlular, suçsuzlar, tecavüze uğrayanlar ve tecavüz edenler, yiğitler, korkaklar, pısırıklar, sürüler, çobanlar, “emek en yüce değerdir” deyip geçim telaşında koşturanlar, kargalar, martılar, sakalar, otomobiller, uçaklar, gemiler, limanlar, gelen ve gidenler, gurbeti sıla zannedip göç edenler, ezan ve çan sesine koşanlar, açlar ve toklar, resim yapan, şiir yazan, şarkı söyleyen deliler ve uçuklar, kaçıklar, ölüler, diriler, yaralılar, daha neler neler… Hepsi bizim… Hepsi biziz.. Aslında tüm bunlar, bizim bizle hesaplaşmasından başka bir şey değildir. Belki de, bu hesaplaşma; “Bir Eylül Yarası”dır… 

Tarihte; “1 Eylül Dünya Barış Günü” olarak anılmakta oysa… Bizde ise, kanatları kırık ve yaralı sevda kuşunun, yitik zaman ışığında kör kafese sokulduğu gün… Umudun, şiirin, şarkıların, aşkların ve kitapların kanadığı gün… “68 Kuşağı” gençliğinin elinden düşmeyen; “Ne Yapmalı” kitabını anımsadım, yeniden… 

Bu sonunlar yumağında, çözüm aşk mı? Peki, tüm bunlara karşı aşkın gücü nereye kadar? 

Aslında, kitap içinde soluk soluğa okuduğumuz tüm bu olaylar zincirinde, sorduğumuz çoklu soruların yanıtı da var gibi… “Bir kenti anlamakla başlıyor her şey. Ve yazar bu kenti anlamak için ip uçlarını da veriyor bize: Bir kenti duruşundan, yalnızlığından, sokaklarından, sesinden, hüznünden ve ihanetlerinden anlarız” diyor yazar.

Kendisiyle ve sistemle, bir hesaplaşma romanı olan “Bir Eylül Yarası” kitabını, şu özde algılayabilmek ya da şu sorulara dayanaklı yanıt aramak heyecanı içinde mümkündür: “Üç adam, bir kadın ve onları birbirine bağlayan, o güne kadar gizli kalmış sırlar. İçinde çok özel bilgi olan bir defter, geçmişin şeytanlarını gözler önüne serip, tüm sırları gün ışığına çıkarabilecek mi? İntikam peşinde koşan, hırslı bir komiser hayatı pahasına kovaladığı gerçekler karşısında ne yapacak? Saklanan geçmiş, tüm hayaletleriyle geri dönüp, bir insanın hayatını yeniden altüst edebilir mi? Bitmemiş hesaplar, insanın peşini bırakır mı? Adalet her zaman doğrunun yanında mı? Aşkın gücü nereye kadar? Yarım kalmış hayaller, yaşanmamış hayatlar ve kapanmamış yaralar, bir şekilde kendilerini tamamlamaya çalışırlar. Eğer kader, işte böyle anlarda bir çok yolu tek kavşakta birleştirirse, bu kavşağın adı bazen Eylül olur…”

Kitapta sürükleyici tema zinciri içinde farklı mekanlar, olaylar ve karekter olsa da; düğümler, baş kahraman “Kızıl Ömer” ve onun emaneti çevresinde gelişiyor. Bir zamanlar, Kızıl Ömer’in de içinde yer aldığı siyasi olaylardan, kimler ne ders çıkarır? Bilinmez. Kitap içinde kişiler ve olaylar karmaşık olarak hep sürmekte. O dönemlerde kapitalist düzeni değiştirmek için, ölümü bile göze alan bir avuç fedakar solcu genç, umut ve örnek olarak imrendikleri Sovyetler Birliği’nin 90’lı yılların başında çökmesi sonucu; yıkılan umutlar, içerde başlayan kabuslar, dağılan örgütler, hainler, dışarı kaçan adamlar, dama giren arkadaşları ve kendilerinin ayakta kalma çabaları telaşla sürdü hep… Sonrasında ise, bireysel çözüm yolları aramaya başladılar. Özellikle bir grup eski solcunun, eski dönemde yapılan bir banka soygununda elde edilen paranın sermaye olarak kullanılması ile başlattıkları büyük bir reklam ajansı kurma ve yaşatma serüveni, sır perdesini koruyor. Bir zamanlar değiştirmek için savaşım verdikleri tekellerin ve büyük sermayeli bankaların reklamlarını en iyi şekilde yapmanın telaşı içinde geçen günlerde, bu kitapta vurgulanmaktadır.  Ve o eski solcuların bir kısmı, kapitalist düzenin çarkları içinde, bu düzene hizmet etme yarışında önde koştular. Bu durum, kimi arkadaşlarını üzse de…

“Bir zamanlar devrimci romantizmle, birbirlerine bağlı ilişkilerin yerini, daha gerçekçi sorgulamalara bırakıyordu. Hatta bazı evlilikler çatırdıyor, eşlerini ve sevgilileri bir birine bağlayan şeyin, aşkları mı yoksa zor günlerde yeşeren dayanışma duygusu mu olduğu, yaşamın acımasız terazisinde sınanıyordu. Bu sınavdan, kim geçecek ve kim kalacaktı? Bilinmez…”

Kitap’da gelişen çetrefilli olaylar sarmalı içindeki karmaşık ilişkiler, tam bir polisiye roman içeriğinde gelişiyor. Dört duvar, bir mahkum ve bir pencere… İşkence… Demir ranza ve sürgülü kapı… Jandarma ve gardiyan… Yargıçlar ve sanıklar… Sansaryan Hanı, Çorum ve Silivri Hapishanesi… Yıllarca köy bağında toprak altında saklanan paranın peşindekiler… Banka soygununda elde edilen bu paranın yerinin yazılı olduğu defterin sırrı… Kızıl Ömer, Filiz ve Avukat Kemal etrafında dönen olaylar… Babalarının ve kendi geçmişlerinin sırrını bilmeden ve aralarında aşk yaşayan komiser, avukat, savcı, banka soyguncusu, reklamcı ve ötekiler… Üç adam, bir kadın ve onları birbirine bağlayan olaylar zinciri, kimi olayların ve meşru-itaatsiz aşkların gizli kalmış sırları… Kimi durumlarda ve zamanda, yazarın da tanık olduğu olaylar; aslında kahramanların ve toplumun kendileriyle ve bir dönemle hesaplaşma romanıdır ve yarasıdır; “Bir Eylül Yarası…” 

Bir hesaplaşma ve bir kavganın içinde filizlenen entrikalar, kıskançlıklar, dayanışma ve dostluklar, aşklar, olaylar, mekanlar ve polisiye film izler gibi nefes nefese, bir solukta okuyacağınız, bu özgün eserinden dolayı, kendisini ayakta alkışladığımız değerli yazar ve seçkin işadamı Cevat Turan’ın kaleme aldığı bu değerli romanı; “BİR EYLÜL YARASI”; Pupa Yayınları’ndan, ISBN 978-605-5148-36-2 nosuyla çıktı. 304 sayfa olan bu kitabın 1. Baskısı: Ocak 2019’da yapıldı. Seçkin Kitapçılarda. Mutlaka okunması gerekli bir başucu yapıtıdır. 

www.dursunozden.com.tr

 

 

 

 

 

 

Karizmatik ve örnek bir işadamı olan Cevat Turan’ın; “Unutmalar Şehri”, “Usuldan Bir Hüzün”, “Çoklu Yalnızlıklar”, “Gözlerine Sakla Beni”, “İnsanın üşüdüğü Yer” kitapları ardından, yazarın yeni çıkan “Bir Eylül Yarası” adlı romanını soluk soluğa okudum. Bir dönemin hesaplaşması ya da içinde ‘insan’ ve ‘kent’ olan, polisiye ve sosyal serüven yüklü bu akıcı romanı okurken, içsel bir yolculuk yaptığımın farkına vardım, yeniden… 

Bir dünya kenti olan İstanbul’dan, Hattuşaş Uygarlığı’nın merkezi Çorum’a uzanan ya da Çorum’dan İstanbul’a el sallayan, sırdaş aşkların düğümlendiği bir med-cezir, gel-git hesaplaşmasıdır bu kitap… Aşkın, umudun ve ışığın izini sürenlere adanmış olan “Bir Eylül Yarası” adlı bu kitap akıcı, sürükleyici, anlaşılır, yalın, süssüz ve imge yüklü vurgusu yanı sıra; konusu, içeriği ve edebi söylemi, cesaretli ve gerçekçi vurguları, özgün mekanlar, konu ve olaylar bütünlüğü bakımında da dalında bir ilktir… Polisiye, köy ve kent romanı dalında, sinematografik özellikleri ile de farklı ve iddialı bir eserdir… 

İçimizi acıtan ya da her yaşta yeni aşklara liman olan, yitik şehir İstanbul’un gerdanı; içinden nehir akan gizemli bir şehri, Nakkaş Tepe burcundan seyrediyorum ama gözlerim kapalı değil… 

Bir yanımda eski Beyoğlu arka sokaklarında, izbe bir yerdeki loş ışıklı pavyonda sarhoşları eğlendiren, kadife sesli kıvırcık kadın, akordiyon çalan Taşkın Mualla’nın yıkık mezar taşı; öte yanımda ise, bir kenti kendi zengin mirasından ve değerlerinden çalan, yağmalayan ve yıkan düzenbazların yaptırdığı, mavi bulutlarımızı ve sırdaş gök kubbemizi delen gökdelenlerin gölgesi… 

Ve bu kentin bildik temiz ve kirli yüzünde yansıyan lekeler; seçim pankartlarını tamamlayan mekanik çığırtkanlar, çıkarcı, bencil, fırıldak ve düzgün yurttaşlar, emek ve sermaye sahipleri, polisler, askerler, gardiyanlar, politikacılar, yaşam kaynağımız bir nefeslik havayı kirletenler, doğayı ve çevreyi katledenler, suçlular, suçsuzlar, tecavüze uğrayan ve tecavüz edenler, yiğitler, korkaklar, pısırıklar, sürüler, çobanlar, “emek en yüce değerdir” deyip geçim telaşında koşturanlar, kargalar, martılar, sakalar, otomobiller, uçaklar, gemiler, limanlar, gelen ve gidenler, gurbeti sıla zannedip göç edenler, ezan ve çan sesine koşanlar, açlar ve toklar, resim yapan, şiir yazan, şarkı söyleyen deliler ve uçuklar, kaçıklar, ölüler, diriler, yaralılar, daha neler neler… Hepsi bizim… Hepsi biziz.. Aslında tüm bunlar, bizim bizle hesaplaşmasından başka bir şey değildir. Belki de, bu hesaplaşma; “Bir Eylül Yarası”dır… 

Tarihte; 1 Eylül Dünya Barış Günü olarak anılmakta oysa… Bizde ise, kanatları kırık ve yaralı sevda kuşunun, yitik zaman ışığında kör kafese sokulduğu gün… Umudun, şiirin, şarkıların, aşkların ve kitapların kanadığı gün… “68 Kuşağı” gençliğinin elinden düşmeyen; “Ne Yapmalı” kitabını anımsadım, yeniden… 

Bu sonunlar yumağında, çözüm aşk mı? Peki, tüm bunlara karşı aşkın gücü nereye kadar? 

Aslında, kitap içinde soluk soluğa okuduğumuz tüm bu olaylar zinciri içinde, sorduğumuz çoklu soruların yanıtı da var gibi… “Bir kenti anlamakla başlıyor her şey. Ve yazar bu kenti anlamak için ip uçlarını da veriyor bize: Bir kenti duruşundan, yalnızlığından, sokaklarından, sesinden, hüznünden ve ihanetlerinden anlarız” diyor yazar.

Kendisiyle ve sistemle, bir hesaplaşma romanı olan “Bir Eylül Yarası” kitabını, şu özde algılayabilmek ya da şu sorulara dayanaklı yanıt aramak heyecanı içinde mümkündür: “Üç adam, bir kadın ve onları birbirine bağlayan, o güne kadar gizli kalmış sırlar. İçinde çok özel bilgi olan bir defter, geçmişin şeytanlarını gözler önüne serip, tüm sırları gün ışığına çıkarabilecek mi? İntikam peşinde koşan, hırslı bir komiser hayatı pahasına kovaladığı gerçekler karşısında ne yapacak? Saklanan geçmiş, tüm hayaletleriyle geri dönüp, bir insanın hayatını yeniden altüst edebilir mi? Bitmemiş hesaplar, insanın peşini bırakır mı? Adalet her zaman doğrunun yanında mı? Aşkın gücü nereye kadar? Yarım kalmış hayaller, yaşanmamış hayatlar ve kapanmamış yaralar, bir şekilde kendilerini tamamlamaya çalışırlar. Eğer kader, işte böyle anlarda birçok yolu tek kavşakta birleştirirse, bu kavşağın adı bazen Eylül olur…”

Kitapta sürükleyici olaylar zinciri içinde farklı mekanlar, olaylar ve karekter olsa da; düğümler, baş kahraman “Kızıl Ömer” çevresinde gelişiyor. Bir zamanlar, Kızıl Ömer’in de içinde yer aldığı siyasi olaylardan, kimler ne ders çıkarır? Bilinmez. Kitap içinde kişiler ve olaylar karmaşık olarak hep sürmekte. O dönemlerde kapitalist düzeni değiştirmek için, ölümü bile göze alan bir avuç fedakar solcu genç, umut ve örnek olarak imrendikleri Sovyetler Birliği’nin 90’lı yılların başında çökmesi sonucu; yıkılan umutlar, içerde başlayan kabuslar, dağılan örgütler, hainler, dışa kaçan adamlar, dama giren arkadaşları ve kendilerinin ayakta kalma çabaları telaşla sürdü hep… Sonrasında ise, bireysel çözüm yolları aramaya başladılar. Özellikle bir grup eski solcunun, eski dönemde yapılan bir banka soygununda elde edilen paranın sermaye olarak kullanılması ile başlattıkları büyük bir reklam ajansı kurma ve yaşatma serüveni, sır perdesini kuruyor. Bir zamanlar değiştirmek için savaşım verdikleri tekellerin ve büyük sermayeli bankaların reklamları ile büyüdükleri bu kitapta vurgulanmaktadır.  Ve o eski solcuların bir kısmı, kapitalist düzenin çarkları içinde, bu düzene hizmet etme yarışında önde koştular. Bu durum, kimi arkadaşlarını üzse de…

“Bir zamanlar devrimci romantizmle, birbirlerine bağlı ilişkilerin yerini, daha gerçekçi sorgulamalara bırakıyordu. Hatta bazı evlilikler çatırdıyor, eşlerini ve sevgilileri bir birine bağlayan şeyin, aşkları mı yoksa zor günlerde yeşeren dayanışma duygusu mu olduğu, yaşamın acımasız terazisinde sınanıyordu. Bu sınavdan, kim geçecek ve kim kalacaktı? Bilinmez…”

Kitap’da gelişen çetrefilli olaylar sarmalı içindeki karmaşık ilişkiler, tam bir polisiye roman içeriğinde gelişiyor. Dört duvar, bir mahkum ve bir pencere… İşkence… Demir ranza ve sürgülü kapı… Jandarma ve gardiyan… Yargıçlar ve sanıklar… Çorum ve Silivri Hapishanesi… Yıllarca köy bağında toprak altında saklanan paranın peşindekiler… Banka soygununda elde edilen bu paranın yerinin yazılı olduğu defterin sırrı… Kızıl Ömer, Filiz ve Avukat Kemal etrafında dönen olaylar… Babalarının ve kendi geçmişlerinin sırrını bilmeden ve aralarında aşk yaşayan komiser, avukat, savcı, banka soyguncusu, reklamcı ve ötekiler… Üç adam, bir kadın ve onları birbirine bağlayan olaylar zinciri ve kimi olayların ve meşru-itaatsiz aşkların gizli kalmış sırları… Kimi durumlarda ve zamanlara yazarın da tanık olduğu olaylar; aslında kahramanların ve toplumun kendileriyle ve bir dönemle hesaplaşma romanıdır, Bir Eylül Yarası… 

Bir hesaplaşma ve bir kavganın içinde filizlenen entrikalar, kıskançlıklar, dayanışma ve dostluklar, aşklar, olaylar, mekanlar ve polisiye film izler gibi nefes nefese, bir solukta okuyacağınız, bu özgün eserinden dolayı, kendisini ayakta alkışladığımız değerli yazar ve seçkin işadamı Cevat Turan’ın kaleme aldığı bu değerli romanı; “BİR EYLÜL YARASI”; Pupa Yayınları’ndan, ISBN 978-605-5148-36-2 nosuyla çıktı. 304 sayfa olan bu kitabın 1. Baskısı: Ocak 2019’da yapıldı. Seçkin Kitapçılarda. Mutlaka okunması gerekli bir başucu yapıtıdır.  Dursun Özden.

Yoruma kapalı.

shared on wplocker.com