İki Yaka Mübadillerine Selam Olsun!..

“Benden Selam Söyle Anadolu’ya” diyen Yunanlı yazar Dido Sotiriyu’ya selam olsun!..

İki Yaka Mübadillerine selam olsun!.. Barış ve kardeşlik, hep var olsun!..

Yunanistan’da 50 baskı yapan, dünyada 10 dile çevrilen, 1909`da Aydın`ın Şirince`sinde doğan, Dido Sotiriyu’nun ‘Benden Selam Söyle Anadolu’ya’, özgün adıyla ‘Kanlı Topraklar’ (Matomena Homata), 1970’li yıllarda Türkiye’de en çok okunan romanlardan biridir.
1982 yılında Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü’nü alan bu kitap, kökleri Türkiye’de olan, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye’den göç etmek zorunda kalan ünlü Yunanlı yazar Dido Sotiriyu’nun en önemli etkileyici kitabı.
Dido Sotiriyu, gazeteci yazar Zeynep Oral’a Atina’da “Bir tek düşman vardır: Düşman, ne Türklerdir, ne de Yunanlılar’ Düşman, savaştır. Savaş ve onu körükleyen çıkarlar?” diyen yazar, kendisini şöyle tanıtıyor:
Babam sabun yapımcısıydı. Çocukluk yıllarımda ailemle birlikte doğduğum Aydın ilinde yaşadım. 1922 yılında Anadolu’dan ayrılarak Yunanistan’a amcamların yanına gelmek zorunda kaldım. Ailem daha sonra göçtü. İlk çocukluk yıllarımın anıları belleğimden silinmiyordu. Babamın arkadaşı Talat Beyler, sokakta oynadığım Rum ve Türk çocukları bugün bile aklımda. Yaşadığım günlerin, duyduğum gerçek olayların o kadar etkisi ve büyüsü altında kalmıştım ki, bu konuyu ele alan kitap yazma arzusu içimde çığ gibi büyüyordu. ‘1962 yılında Benden Selam Söyle Anadolu’ya’ adlı kitabım yayımlandı. Son yıllarda best-seller olan bu kitaba gösterilen ilgi, değerinin yeni anlaşıldığını ortaya koyuyor. Çünkü şu sıra 57. baskısı yapılmış durumda. Bence bu kitap ilk kez gerçekleri ortaya atıyor. Kitapta geçenler tamamen tarafsız bir gözle yazıldı. Kitabımın Türkçeye çevrilmesinden sonra, Türkiye’den birçok yazar ve okurumdan tebrik telgrafları aldım.’ Dido Sotiriyu.

***

Ege’de yüzyıllardır birlikte yaşayan Rum ve Türk halkları 1. Paylaşım Savaşı’nın başlamasıyla birlikte kendilerini savaşın orta yerinde bulur. O güne kadar komşu olan, acılarını, sevinçlerini paylaşan, birbirinin geleneklerine, değerlerine saygıyla yaklaşan bu iki halk emperyalizmin körüklemesiyle birbirini düşman görmeye başlar.
Kitabın kahramanı Manoli Aksiyotis’in yaşam öyküsü anlatılırken halkları birbirine düşman edenin emperyalizm olduğu tarafsız bir gözle anlatılıyor. Manoli 1. Paylaşım Savaşı’nın sonunda Yunanlıların Anadolu’yu işgal etmesiyle Yunan üniforması altında Türklere karşı savaşa katılıyor. Daha sonra kaçarak Yunanistan’a dönüp mülteci olarak yaşamını sürdürüyor.
Manoli Aksiyotis’in yaşam öyküsü, Türk ve Rum halklarının birlikte yaşadığı günlerin anlatımıyla başlıyor. Manoli, “1914’e gelinceye kadar köyde adam öldürüldüğü işitilmiş şey değildi. Sadece bir kere, o da Dilber’in güzel gözleri için ve tanıklar önünde olmak üzere, iki delikanlı mertçe vuruşmuşlardı” diyor. Ve iki halkın geleneklerini, aynı toprak parçası üzerinde kardeşçe yaşayışlarını, aralarındaki dostluk ve dayanışmayı, ortak yaşamlarının kaynaşmasını anlatıyor.
“… Her Allahın günü, dağlardan akın akın Türk köylüleri inerdi pazarımıza. Odun, kömür, kümes hayvanı, kaymak, yumurta, peynir, sözün kısası Anadolu’nun zenginliğini yapan ne varsa satar; ihtiyaçlarını bizim dükkanlardan alıp akşama dönerlerdi. Kimisi dostlarının evinde misafir kalırdı; bizimle birlikte yer, bizimle birlikte yatarlardı. Türk köylerine kocabaş hayvan, at veya süt almaya gittikleri zaman bizimkiler de oradaki dostlarının evinde ağırlanırdı. Ve dağ yollarında karşılaştığımız vakit, kocaman selamünaleykümler çekerdik karşılıklı…”
Türk ve Rum halklarının bu kardeşçe yaşamı 1. Paylaşım Savaşı’nın başlamasıyla birlikte aniden değişiyor.
Yunanistan, Rusya-Fransa-İngiliz emperyalistlerinin müttefiki olarak; Osmanlı İmparatorluğu, Almanya, Avustralya’ya karşı savaşa girer ve 1914’te Anadolu’yu işgale başlar. Osmanlı topraklarında yaşayan halklar arasında düşmanlık tohumları ekilir. O dönem Ortadoğu’da Türkler’in yoğun yaşadığı bölgelerden başlanarak dağıtılan şovenist broşürlerden birinde şöyle yazar:
“Eğer biz Türkler açsak ve ızdırap çekiyorsak, bunun bütün sebebi servetlerimizi ve ticaretimizi ellerinde tutan gavurlardır. Kardeşçe geçinmek size ne kazandırıyor? Siz samimi olarak onlara sevgi ve servetinizi ikram ediyorsunuz…” Bu satırları yazan bir Türk değildir. Bunları yazan yabancı sermayenin temsilcisi Deutsche Palestine Bank (Filistin Alman Bankası) yetkilileridir. Osmanlı’nın müttefiki olan Almanlar 1. Paylaşım Savaşı başlamadan önce, Türkiye’yi denetim ve izlemeye almışlardır. Manoli o günleri şöyle anlatıyor:
“Harpten çok önce memlekete bir Alman ‘uzmanları’ akını başlamıştı; tüccar, asker, polis, arkeolog, sosyolog, iktisatçı, doktor, rahip, öğretmen kisvesi altında durumu incelemeye, bizim aslımızı, geçmişimizi ve halimizi, istidat ve servetlerimizi öğrenmeye geliyorlardı. Hepsi de aynı ürkütücü sonuca vardılar: Biz şeytan zekalı Rumlarla Ermeniler, burada fazlaydık; … uyuyan bir Türkiye’de haddinden fazla kilit noktası tutuyorduk elimizde…
Türkiye, Almanya’nın tarafında yer alır almaz, kıyı bölgelerinde oturan Rumlar da sistematik şekilde topraksızlaştırılmaya başlanmıştı. Birkaç saat içinde iç bölgelere göç etmek zorunda kaldılar.”
Emperyalist Paylaşım Savaşı’yla birlikte, başta Avrupa halkları olmak üzere, dünyanın birçok ülkesinde halklar birbirine düşman edildi. Savaş tüm vahşetiyle sürüyordu.
Bir Türk köylüsü olan Manoli’nin arkadaşı Şevket, Türk köylerinde Rumlara karşı yürütülen karşı-propagandayı Manoli’nin annesine şöyle anlatıyor:
“Başlangıçta, demiş Şevket, kimseyi zehirleyemediler. ‘Haydi canım diyordu köylüler, bunlara mı inanacağız, kendi gözlerimize mi? Rumlarla yıllardan beri dostluk içinde yaşadık biz. Aramıza niye kin sokalım?’ Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır amma, yalan söz de kuzuyu kurda döndürür. İnsan dediğin zayıf mahluk. Köye gelenler de bizim menfaatimizin sizleri ortadan yok etmekte olduğunu söylüyorlardı. ‘Gavurlar ortadan kalkınca, arazileriyle malları bizim olacak’ diyorlardı. Hadi bakalım.”
1. Paylaşım Savaşı’nın sonunda Osmanlı İmparatorluğu yenilmişti. İtilaf devletleri tarafından ülke işgal edilmişti. İngiliz ve Fransız emperyalizmi Yunanistan’ı kendi çıkarları için kullanarak Anadolu’ya saldırttılar. Bu kez Yunanlılar, Anadolu topraklarında Türk halklarının canını ve malını istiyordu. Bu süreçte Yunan üniforması giyerek savaşa katılan Manoli, o günleri şöyle anlatıyor:
“… Ve bir an olsun jandarmalar bizim evlerimize girdiği vakit duyduğumuz dehşeti hatırlayamıyorduk. Oysa daha dün bu yüzden Türklere hayvan diyorduk biz. Savaş barbar silahlarını bizim ellerimize vermişti şimdi; kuvvet bizim tarafımızdaydı, efendi bizdik…”

Manoli aynı zamanda yaşanılanlar karşısında nedeni ve niçini sürekli kendisine soran, yanıtını bulmaya çalışan bir askerdir. Yine kendisi gibi asker olan Giritli Mikita Drossakis’le tanışması, yaşamında önemli bir dönüm noktası olur. Drossakis, sakıncalı bir askerdir. Komünisttir. Önce söylediklerine inanmaz Drossakis’in. Ama söylediklerinin doğru çıkması, Manoli’yi kendisine daha fazla bağlar. ‘Drossakis’in mantığı her seferinde bende bir yankı buluyordu ama, bir türlü cesaret edip de dinleyemiyordum o yankıyı; dehşete kapılıp kaçıyordum hemen. Çünkü, Drossakis savaşın nedenlerini, neden burada bulunduklarını sürekli anlatmakta ve önyargılarını kırmaya çalışmaktadır. Kafasını biraz olsun çalıştırmak zahmetine katlanmayıp da omuz silkenler, aslında büyük bir suç işliyor! Ve sen, Aksiyotis, sen daha da suçlusun. Sanıyor musun ki, tarihi yapanlar hükümet adamlarıyla generallerdir! Gözlerini yumar, kulaklarını tıkarsın, ama onların uçuruma doğru ittikleri bir tekerlek olup çıkarsın. Ama sen böyle aciz bir alet değilsin ki Manoli, halksın sen, halk! Ve olayları değiştirebilmek için anlamak zorundasın!

Lefter, Drossakis’in Girit’ten arkadaşıdır. Zengin bir ailedendir. O da aynı tümendedir. Sosyalizme inanır, ama mücadeleye kayıtsızdır. Fakat diğer yandan, Drossakis’i sever ve saygı duyar: İlle de bize ikrar verdirecek, ille de sosyalist yapacak bizi! Ama gene de gıpta ediyorum ona vallahi: İnandığı şey için ölmeye hazır çünkü! Ne der bu biliyor musun? Devrimcinin fedakarlığı … der … bir kahramanlık değildir, bir zorunluluktur, hayatın bir emridir devrimcinin fedakarlığı! Devrimciysen, niçin ölürsün biliyor musun? Hayatı sevdiğin için, her an başkaldırmak üzere içinde uyuklayan yılanı, büyük egoisti, ben’i öldürdüğün ve kendini halk kitlelerinin yerine koyduğun için… Tarih sahnesinde şimdi halklar ilerlemekte ve…

Ve savaş biter. Yunanlılar yenilir. Manoli’nin ‘kimseciği’ kalmamıştır. Binlercesi gibi o da topraklarını terkeder. Gözleri dolu dolu, bir sandalla uzaklaşırken yurdundan, kendi kendisiyle konuşmaya başlar. ‘Şevket! Tanımadın mı yoksa beni? Ben, senin dostun… Ben, senin arkadaşın! Yıllarca birlikte gülüp, beraber ağladık… Ne yapıyor Şevket? Ah Şevket; Şevket! Vahşi birer hayvan kesildik! Karşılıklı hançerledik, paramparça ettik yüreğimizi! Durup dururken!.. Ve sen… Kör Mehmet’in damadı. Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmuş! Ve işte ağlıyorum… Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, hemşeriler… Koskoca bir kuşak, durup dururken katletti kendi kendini!… Anayurduna selam söyle benden, Kör Mehmet?in damadı! Benden selam söyle Anadolu?ya… Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin… Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların, Allah bin belasını versin…

Kitap hem bir belgesel, hem de zengin ve özgün bir anı niteliğinde…

Dido Sotiriyu, 1909 yılında Aydın’da doğdu, çocukluk yıllarını ailesiyle birlikte bu şehirde geçirdi. 1922 yılında Anadolu’dan ayrılarak Yunanistan’a, amcalarının yanına yerleşmek zorunda kaldı. Ailesi daha sonra göçtü. Ailesinin karşı çıkmasına karşın öğretim üyesi oldu. Alman işgali sırasında, 1940-45 yılları arasında yeraltı basınında önemli görevler alan Sotiriyu, göçmek zorunda kalmanın verdiği acılar ve ailesinin kısıtlamaları yüzünden zorlu bir hayat geçirdi. Yazar, kendini şu sözlerle tanıtıyor: 

“Geç eğitim gördüm, geç yazdım, tutucu bir ailede yetiştim ve toplumun yasaklarıyla ortaokul sıralarında tanıştım. O yıllardan bu yana özgürlük, bağımsızlık ve insan hakları için mücadele ederek büyüdüm…”

Bize Yunan topraklarından selam gönderen; özgürlük, bağımsızlık, komşu ve insan hakları için savaşım veren Yunanlı yazar Dido Sotiriyu’nun “BENDEN SELAM SÖYLE ANADOLU’YA” adlı bu belgesel ve sıcak anı tadındaki kitabını okudum, yeniden…

Lozan Mübadilleri Vakfı, İkiyaka Mübadilleri Derneği gibi pek çok sivil toplum kuruluşu; bu acı ve ayrılık dolu göç öyküsünü, yeniden anımsatıyorlar. 

Ben de 1996 yılında, bu konuyla ilgili yaptığım araştırmalar, 1922’de başlayıp ve sonra devam eden göçler ve savrulmalar sonucu, doğup büyüdükleri ve yaşadıkları topraklardan, evlerden ve komşularından ayrılıp, başka diyarlara göç etmek zorunda bırakılan, her iki yakanın Mübadilleri ile yaptığım araştırma, röportaj ve belgesel özlü çalışmalarımdan dolayı; Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Özdülü almıştım. Bu çalışmam daha sonra da Milliyet Gazetesi’nde; “MÜBADELE ACISI”  başlığı ile dizi yazısı olmuştu. 

Şimdilerde ise, konuyla ilgili bir belgesel projesi hazırlamaktayım. Bunun için gittiğim İskeçe, Gümülcine, Kavala, Nea Kalvari, Nea Epivates, Selanik, Kozani, İonya, Girit, Simi ve Ayan Oros gibi yerlerin yanı sıra; Ege, Trakya ve Anadolu topraklarında yaşayan Mübadillerin bulunduğu coğrafyalarda yaptığım araştırmalar, bu belgesele kaynak olacaktır…

“Mübadele Allah’ın belası bir şeydi… Tren mi yol alıyor, yoksa evler mi?” diyen, Niğde ve Kapadokya Mübadillerinin yol ve göç öyküsü ise, bu belgeselin bir başka zengin yanı olacaktır… 

Kimi araştırmacılar ve yazarlar, Mübedele (Nüfus değişimi) olayını; Anadolu’da yaşayan Rumlar ile Yunanistan’da yaşayan Türkler arasında yapılan değişim olarak aktarıyorlar. Bu doğru değildir. 1924 Lozan Mübadele Anlaşması kapsamında; Anadolu’da yaşayan Ortadokslarla (ki bunların arasında Karamanlıca konuşan Ortadoks Türkler de bulunmaktaydı), Yunanistan’da yaşayan Müslümanlar (ki bunların arasında Müslüman Yunanlı da bulunmaktaydı) aradında yapılan bu nüfus değişimi, her yakadan savrulan komşuların kendi rızası dışında, zorunlu ve hüzünlü bir göçtü…  

Kısaca, Mübadele Allah’ın belası bir şeydi…

Şimdi ise, bu acıyı yaşayan iki yakanın insanlarının torunları, atalarının doğup büyüdükleri toprakları ve komşularını ziyaret ediyor… Hüzünlü şarkıların sağanağında, gözyaşı sel oluyor, acılar tazeleniyor; ama bir o kadarda iyi komşuluk ilişkileri pekişiyor ve kardeşlik ve dostluk rüzgarı, her iki yakayı serinletiyor… 

Her şeye karşın, emperyalistlerin kirli ve düşmanca oyunları bozuluyor… İki yakada saklanan emanet çeyiz sandıkları ve dudak izli mektuplar, sahiplerini buluyor… Özgürlük, barış ve sevda çığlıkları, Teodorakis ve Livaleli şarkıları, Rembetiko ve Konyalım türküleri eşliğinde, Ege Denizi kararmadan ve dağlar uykuya dalmadan önce, horan ve harmandalı ritminde, kardeşlik ve dotluk buluşmasına ve yeni sevda öyküleri yaşanmasına neden olmaktadır, yeniden… 

Kapı komşumuz Yunanlı yazar Dido Sotiriyu’nun “BENDEN SELAM SÖYLE ANADOLU’YA” adlı bu kitabı mutlaka okunmalıdır… Çokça gereksinimiz olan barış ve kardeşliği anlamak için… Bu gün de…

DURSUN ÖZDEN

www.dursunozden.com.tr

Yoruma kapalı.

shared on wplocker.com