Ege Denizi Kararmadan Saroz Körfezi’ndeyiz (iç gezi)

Son Söz Saroz (*);  Uzun bir süredir tatilde idim, yazamadım. Aslında, epey bir birikim oldu yazmak için. Yazacak pek çok konu var, bugün en taze olanı yani tatilde gittiğim yeri anlatacağım. Eminim gidenleriniz vardır ama gidecek olan ya da gitmeyi hiç düşünmemiş olanlar için, belki bir yararı olur izlenimlerimin… Hadi şöyle bir bakalım bu güzel körfeze. Son söz Saroz’da Ege Denizi kararmadan ve dağlar uykuya dalmadan önce, gün batımında mor dudak izinde mavi suyu ilk öpen ben oldum…

Ege Denizi’nin kuzey kesiminde yeralan Saros Körfezi, Antik çağdaki adıyla Melas Kolpos; güneyde Gelibolu Yarımadası, kuzeyde Trakya kıyıları arasına yaklaşık 60 km. kadar sokulan üçgen biçimli bir girintidir. 60 km sahili olup , Enez-Keşan-Tekirdağ gibi yerleşimleri vardır.

Yakın zamanda, birinci derece sit alanı olduğu halde açılan kalker ve taş ocaklarının verdiği zarara karşı çıkıldığını okumuştuk. Saros Körfezi’nin dibine taş ocağı açıyorlar, hiçbir kanuna uyacak gibi değil. İbrice Limanı ve İstanbul Kadıköy Su Altı Sporları Merkezi Okulu’nun eğitim yeri Keşan. Su altı tarihi müzesi de var burada. Su altı sporları için ciddi çabalar var. Dünyanın her yerinden buraya dalış yapmaya gelenler oluyor. Kesinlikle korunması gereken bir bölge, dilerim öyle kalır. Halk epey bilinçli ve kimle konuşsan biliyor bunu. Ağaçların katledilerek nizami olmayan sınırlarda ocaklar açılmasını ve kalker çıkarılmasını, denizin kirletilmesini, turizmin baltalanmasını istemiyorlar. Zira dip akıntıları sayesinde kendi kendini temizleyen bir deniz burası. Gerçekten de balıklarla birlikte yüzülüyor berrak suyunda. Dipteki taşları tek tek sayabileceğimiz kadar temizdi. Ancak hala tartışmalı bir tehdit altında. Dünyanın Kızıldenizden sonra kendi kendini temizleyen ikinci büyük akvaryumu olan (maalesef bunu da hakkında okurken yeni öğrendim, beni kınayabilirsiniz) bu eşsiz bölgenin de kıymetini bilemeyip yok edersek gerçekten çok yazık…

İstanbul’dan ulaşım mesafe olarak çok değil ancak trafik olabiliyor. Normalde iki buçuk saate gidilebilecek bir mesafede. Yazlık olan yerleri Enez-Erikli ve Yayla sahilleri. Biz Yayla sahilinde bir apartta kaldık. Erikli’de ve Enez’de oteller de var. Konaklamalar çok pahalı değil, temiz ev pansiyonları ve apartlar mevcut. 175-200 lira arasında Yayla’da kalınabiliyor. Erikli biraz daha pahalı. Daha kalabalık ve daha büyük. Ama ben sevmedim, herhangi bir büyük yerleşim merkezi gibi, üstelik de kötü kokuyordu. Asgari eşyaya sahip temiz ve denize yakın bir yerdi Yayla’da bizim kaldığımız… Alışık olduğumuz büyük marketlerin neredeyse hepsi vardı. “Çarşı” denilen merkezdeki alışveriş meydanında her türlü dükkan mevcuttu. Orada yüzde elli indirimle kitap satan-korsan değildi- bir kitapçı bile buldum, kitap da aldım. Belediyeye ait bir parkı da vardı ki, çocuklar ve gençler armut koltuklara yayılıp dinleniyordu lunaparktan yorulunca. Tabii biz de. Hiç sıkılmadılar, zaman nasıl geçti hiçbirimiz anlamadık. Bazı geceler sabahladığımız halde, çok az uyusak da dingin ve neşeliydik. Ne güzeldir ki, sebze ve meyvelerin doğalını yeme şansımız da oldu. Elbette çok güzeldi. Köylüler yetiştirdiklerini satıyorlar sabahtan getirip, zaten manavda da çoğu öyleydi. Unuttuğumuz lezzetlerdi.

Denize girerken biraz taşlı bir alan var ve ayaklarımız acıyabiliyor ama hemen ilerisi çok harika bir kuma sahip. Deniz ayakabısı kullanılırsa sorun kalmıyor. Çok az yosun var gibiydi plajda. Deniz anasına hiç rastlamadık, ki bu da temizlik ölçüsüdür. Su genellikle dingin ve berraktı. Bazen öğleden sonra rüzgarlıysa dalgalı olabiliyordu ama içinde durulamayacak kadar değil tabii. Mevsimine göre taze balık bulunuyor, biz ordayken levrek vardı, yedik…

Hep güzel yanlarını anlatıyorum değil mi? Yok, şimdi söyleyeceğim iki şey beni üzdü aslında. Sokaklarda epey bir köpek nüfüsu vardı ama tek bir kedi bile göremedim iki hafta boyunca. Ne orada, ne Danişment ve de Erikli’de. Sebebi insanların kışın oralarda fazlaca yaşamaması imiş. Bekçiler köpeklere bakıyormuş ama kedi yok. Bir akşamüstü yeni gelenlerin yaptığı mangalın başında bir anne ve yavrusunu görünce çok sevindim meğer evden getirdileri kendi kedileri imiş, iki günde gittiler. Üzüldüğüm ikinci şey de deniz kenarına inen bayıra öylece kökünden sökülüp atılmış nerdeyse iki metre boyundaki pembe hatmileri görmekti. Ne var bunda? Diyorsunuz, haklısınız. Ancak bahçesinde hatminin her rengini özellikle ekip büyüten insanların yaşadığı güzel bir yer orası. Hemen her bahçede her rengi mağrur bir eda ile yükseliyor. Hiç olmayacak bir yerde inatla çıkar ve yaşarlar onlar. Rahmetli babacığımdan geçti o sevgi. Karasu’da yol kenarında eğilip bükülüp kendini taşıyamayan hatmilere uzun çubuklar kesip destek verirdi, hiç unutmam. Çok sevdiğim direngen çiçekleri öyle sevilirken görmekten mutluydum o yüzden üzüldüm sökülmüş gördüğüme. Denizden dönerken tohumlarını almak için birkaçını aldım. Şimdi epey bir pembe hatmi tohumum oldu, onları kendime ait bir alana ekip sevgiyle bakacağım. Kimse de onları koparamayacak bir daha toprağından…

Güzel bir tatildi, internet eksikliğini ciddiye almazsak. WiFi sıkıntılıydı ve telefona bağımlı kaldık. Bir de gece-gündüz insanı ısırmak için yarışan minicik “cibin” denen sinekleri saymazsak , limana doğru kil banyosu bile yaparak güzelleşeceğiniz bir tatil sizi bekliyor, bence kaçırmayın…

Daha 1915 Çanakkale mahşerinde dökülen kan kokusu, burnumuzun direğini acıttsa da, tüm gezilip görülmesi gereken bu alternatif turizm potansiyeli mekanların ve kültürlerin yanı sıra; Az ileride bizi selamlayan Bolayır yamaçlarında yükselen Namık Kemal Anıtı ve Gelibolu Yarımadası’na yapacağımız bir başka gezi için burada mola verdik…

Ege Denizi’ni ilk öpen annemin kırmızı rujlu dudağı, bu kez ağız dolusu gülerek; gezimizin son günü, son sözü Saroz Körfezi için söylemenin dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum, yeniden… İyi seyirler…

Suna Tepe (gezgin mühendis)

(*) KAYNAK: Bursa Olay Gazetesi  web sitesi.

saroz1saroz2saroz3

Yoruma kapalı.

shared on wplocker.com