ÇAĞDAŞ TÜRK AYDINI TİTİZLİĞİNDE, TARİHİ GERÇEKLERİ ANIMSAMAK…
Ulyanov Lenin-Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışı üzerine kısa notlar…
YUSUF KÜPELİ (Eski FKF Genel Başkanı-68 Kuşağı Gençlik önderlerinden)
Anadolu coğrafyasının güney güvenlik kuşağı olan Orta Toroslar (Bolkar) Dağları’nın kuzey yamaçlarında bulunan; tarihin her döneminde ve her bakımdan stratejik önemi olan Ulukışla-Pozantı geçidi, aynı zamanda Fransızlara karşı ilk Kuvayı Milliye hareketini başlatan (1918) Firari Halk Milislerinin de düşmanı püskürttükleri yerdir. İşte tam da buradai, uzunca bir vadinin içinde (Alihoca Deresi)’nin en uç noktasında bulunan, Osmanlı’dan bu güne altın maden işletmeciliğiyle bilenen ve bir Mübadele köyü olan Maden’de; Aslen Balıkesirli ve Orman görevlisi olan babasının işi gereği,12 yaşına kadar 2200 metre rakımlı bu coğrafyada yaşayan Yusuf Küpeli; yıllar sonra (1970)’de çocukluk arkadaşı olan ve Ankara’da üniversitede okuyan Darboğaz Köyünden Mustafa Ulusoy ve Beyağıl Köyünden Hüseyin Yavuz gibi öteki devrimci arkadaşlarıyla birlikte Bolkar Dağları’nda barındılar. Bolkar Dağlarını yurt tutan Göçebe Yörükler ve yoksul köylüler, “Emeğin hakkı, Toprak reformu ve Tam Bağımsız Türkiye” isteyen bu yurtsever gençlere sahip çıktı (mı?)…
Aradan yıllar geçti. 68 Kuşağı gençlerin bir çoğu savruldu ve yok oldu… Bir kısmı ise, bölücü ve “yetmez ama evet”ci oldu… Yusuf Küpeli gibi özünü yitirmeyen Anadolu aydınları da, sevgilerini emek, kardeşlik ve barış odaklı bir dünya için sebil eyliyorlar… Tarihin unutulmaya yüz tutan sayfalarını aralıyor ve geçmişten geleceğe ışık kaynağı oluyorlar. Yusuf’u kör kuyuya atıp taşlayanlara bile el uzatan bu kutsal yöneliş, aslında kulaklarımıza küpe oluyor… İyi ki varsınız sevgili Yusuf Küpeli…
Cumhuriyet Bayramımızın 91. Yılında; Yusuf Küpeli’nin şu makalesini sizinle paylaşmak istiyorum…
“Sovyet Devrimi’ne dışarıdan saldıran güçler, aynı sırada Anadolu topraklarına da İngiliz kuklası Kralcı Grek ordularını sürmüşlerdir ve Türk halkının devrimini bu güçle boğmaya, başta petrol olmak üzere; Ortadoğu’nun zenginliklerine Grek ordularını kullanarak daha rahat ulaşmaya çalışmışlardır. Moskova ve Ankara Hükümetlerini uzun süre birbirlerine yaklaştıracak olan bu gerçek, başta İngiltere olmak üzere; öteki emperyalist güçlerin saldırılarına karşı, ortak direnebilme isteminden başka bir şey olmamıştır.
En geniş halk yığınlarının desteğini almış olan Ekim Devrimi tamamen demokratik bir toplumsal yıkım ve yeniden yapılanma olsa da, ille de olmuş olduğu gibi olması gereken yüzde yüz bir zorunluluk veya asla kaçınılamaz tarihi bir determinizm değildi… Şüphesiz tarihi toplumsal süreçlerde bir determinizm, toplumsal gelişme süreci içinde birikmiş belirli değişik etkilerin yarattığı gereklilikler, zorunluluklar vardır. Fakat bununla birlikte, sosyal bir varlık olan insanı diğer tüm canlılardan ayıran temel özellik, düşünerek, hesap yaparak, planlayarak davranmak olduğu için, söz konusu determinizm veya toplumsal- tarihi zorunluluk, belli insan iradeleri ile birlikte bir sonuca ulaşabilir. Bu sonuç ise, eyleme önderlik eden kişilerin iradelerine bağlı olarak tek değil, her zaman çok alternatiflidir. Örneğin, eğer Bolşevik Partisi’nin başında Lenin gibi tükenmez bir enerji ile devrime odaklanmış, analitik düşünebilen ve diğerlerini peşinden sürükleyebilen bir önder olmasa idi, gelmekte olanı görüp tam zamanında partinin merkez komite üyelerine, “…Tarih ihtilalcilerin gecikmelerini affetmeyecektir; ya bugün zafere ulaşılır (ve bugün kesinlikle muzaffer olunabilir), yarın ise çok şey risk altına girebilir, herşeyin yitirilmesi riski oluşur.” diye yazmasa idi, tarihte birçok örnekleri görüldüğü gibi o önemli değişiklik anı kaçırılabilirdi. Çünkü, bireylerin ve kitlelerin psikolojileri sürekli aynı kalmaz; öfkeleri hızla yatışabilir veya halkın tepkisi hakim güçler tarafından ustaca başka alanlara kanalize edilerek boşa harcanabilir ve aynı insanlar bir süre sonra köle haline bile getirilebilirler. Bu bakımdan başka devrimlerde de olduğu gibi Rusya halklarının devriminin önünde de değişik alternatifler vardı ve Ekim Devrimi’nin başarıya ulaşmasında Lenin’in hiçbir şekilde inkar edilemez çok özel kişisel bir rolü olmuştur.
Roy A. Medvedev’de doğru olarak Lenin’in devrimdeki tayin edici rolünün altını çizmektedir. Lenin gibi büyük önderler ancak tarihin belirli önemli dönemeçlerinde yaşanan hızlı ve çok renkli toplumsal süreçlerin ve yine şüphesiz geldikleri toplumların tarihi- kültürel birikimlerinin bir türevi olarak yetişebilirler ve söz konusu süreçlere kişisel damgalarını vururlar. Lenin, Rusya halkları ve Sovyet Devrimi’nin derinden etkilediği diğer dünya halkları için ne olmuşsa, Lenin’den farklı bir karaktere ve düşünce yapısına sahip Mustafa Kemal’de Türkiye toplumu içinde benzer bir rol oynamıştır ve O’da dünyadaki diğer burjuva içerikli ulusal kurtuluş eylemlerini önemli ölçüde etkilemiştir. Nasıl Lenin olmadan bir ekim devrimi düşünülemezse, Mustafa Kemal’in tayin edici kişisel iradesi olmadan bir Türk ulusal burjuva devrimi düşünmekte aynı ölçüde olanaksızdır.
Bir yukarıdaki paragrafta anlatılmaya çalışılan gerçek, Sovyet Devrimi sonrası içinde geçerlidir. Devrim sonrası gelişme çizgisinin aynen yaşandığı gibi olması veya Sovyetler Birliği’nin tarihi serüvenin tam bu şekilde gelişmesi gerektiğini, başka alternatifler olmadığını ifade etmek tamamen bilim dışıdır. “Sayın yargıçlar başka seçeneğim yoktu (!)”, biçimindeki melodramatik ifadeler ikiyüzlülüğün, bilinçli yalanın veya tamamen derin bir ahmaklığın ve yaşama “at gözlükleri” ile son derece dar bir perspektiften bakmanın ürünüdürler. Özellikle toplumsal yaşamda başka seçenekleri olmadığını iddia edenler dinsel fanatikler, benzer frekanslarda düşünen “sol” ekstremistler, yığınlardan kopuk terör eylemlerinin hastalıklı karakterleri ve yine “sol” görünümlerle sahneye çıkabilen aşırı milliyetçiler veya ırkçı faşistlerdir. Tarihsel- toplumsal süreçlerde belli bir determinizm olsada, çok uzun vadeli bu gerekirlilik içinde bireylerin, yığınların ve temsil ettikleri topluluklarla karşılıklı etkilenme içindeki önderlerin iradelerine bağlı olarak her zaman farklı renklerde alternatifler varolmuştur.
3. Ekim Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, Moskova- Ankara/ Mustafa Kemal Atatürk- Lenin ilişkileri üzerine notlar
Moskova ve Ankara hükümetlerini veya Lenin ile Mustafa Kemal’i yakınlaştıran olgu en geniş anlamı ile başta Anglo- Amerikan emperyalizme karşı mücadele gerçeği olsa da, pratikte bu olay asıl olarak Kafkaslar’daki gelişmelerde kendisini göstermiştir… Çarlık Rusyası karşısındaki yenilgisinin ardından 1878’de toplanan Berin Konferansı ile geniş topraklarının beşte ikisini yitiren Osmanlı İmparatorluğu, güney Kafkasya’da Kars, Ardahan ve Batum’u Rusya’ya bırakmak zorunda kalmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte Rusya, 35 yıl kadar önce almış olduğu alanlardan da ileriye geçerek 1914’de Osmanlı sınırları içinde bir savunma hattı oluşturdu. Rus askeri stratejisi, batıda Almanya cephesinde asıl büyük güçlerle saldırı; güneyde Kafkasya’daki Osmanlı cephesinde ise daha sınırlı güçlerle savunma üzerine kurulmuştu.
Almanya’nın doğusundaki Tananberg’de bir Alman ordusu ile iki Rus ordusunu yenen General Hindenburg’a özenen ve O’nun gibi büyük bir meydan savaşı kazanma hevesinde olan Enver Paşa, çok büyük hatalar yapacaktı… Rus ordusunu cephe gerisinden çevirerek yok etmeyi düşleyen Enver Paşa, maddi temellerden yoksun planları ve bazı ters rastlantılarında etkileriyle Türk askerlerini üzerlerindeki yazlık giysilerle Allahuekber dağlarına sürecekti. Bu çılgınlık, 75 bini aşkın genç insanın daha savaş alanına ulaşamadan donarak ölmelerine neden olacaktı. Sonuçta Rusya, Giresun yakınlarına dek uzanan yeni araziler kazanacaktı ama 1917 Ekim Devrimi olayların akışını hızla değiştirecekti…
Daha önce söz edilmiş olan Brest Litovsk Barışı (3 Mart 1918) ile genç Sovyet yönetimi, Rusya’nın Birinci Dünya savaşında kazanmış olduğu toprakları ve ayrıca 1878’de elde etmiş olduğu Kars, Ardahan ve Batum’u tekrar Osmanlı İmparatorluğu’na bırakmıştı. Fakat Rusya’da gerçekleşmiş olan Şubat Devrimi’nin ardından ve Ekim devriminden kısa bir süre önce, 20 Eylül 1917’de, Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te Kafkasya Halkları Ulusal Meclisi Kurulmuştu. Merkezi otoritenin yokluğu veya henüz çok zayıf olması sonucu Gürcistan’da yönetimi almış olan Menşevikler, Ermenistan’da iktidarı ele geçirmiş olan milliyetçi Taşnak Partisi (HHD, Dashnak) ve Azerbeycan’da yönetime gelen Musavat Partisi arasında Ocak 1918’de başlayan görüşmelerin sonucunda, 22 Nisan 1918’de, Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti resmen ilan edilmişti. Sonuçta, Brest Litovsk ile Osmanlı’ya bırakılan topraklar bu yeni cumhuriyetin fili denetimi altına girmişlerdi.
Kısacası Osmanlı, kağıt üzerinde güney Kafkasya’nın bir bölümünü yeniden ele geçirmişti ama, bunun pratiğe geçmesi için güce başvurması gerekiyordu… Ve sonuçta, Osmanlı güçleri ile yeni kurulmuş olan Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti arasında 13 Nisan 1918’de savaş başladı. Kurtuluş savaşına öncülük eden Ankara yönetimi sırasında da süren çatışmalar, 1920 yılında Sovyet iktidarının bölgeye ulaşması ve 16 Mart 1921’de Moskova Anlaşması’nın imzalanması ile tamamen sonbuldu…
Ermeniler, Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti‘nin kuruluşundan yaklaşık beş hafta sonra, topraklarını genişletme düşüyle, federasyonun diğer iki ortağına karşı savaş başlattılar. Sonuçta, Ermenistan’ın birlikten bağımsızlığını ilan etmesi ile Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti 26 Mayıs 1918’de dağıldı. (Bazı kaynaklara göre Gürcistan yönetimi de bu ayrılıkta başı çekmiştir.) Standford J. ve Ezel Kuran Shaw’ın da dikkati çektikleri gibi, Azerbeycan’ın petrolleri ile Gürcistan’ın Manganez ve diğer zengin maden yatakları üzerinde gözü olan İngiliz ve Alman emperyalizmleri arasındaki rekabet, Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti içinde başlayan çatışmada başlıca rolü oynamıştır. Sonuçta, Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti, 26 Mayıs 1918’de çözülmüştür. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan, bağımsız cumhuriyetler olarak tarih sahnesine çıkmışlardır…
Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti‘nin çözülmesi ile birlikte Gürcistan Almanya’nın himayesi altına girmiştir. Almanya’nın, Merkezi Güçler’in çöküşlerinin ardından, 1918 yılının sonundan itibaren Gürcistan’da İngiliz işgali dönemi başlamıştır ve bu süreç Temmuz 1920’ye dek sürmüştür. İngilizlerin himayesinde yönetimi sürdüren Menşevik hükümet, yine İngilizler tarafından desteklenen General Denikin’i ve sonradan bu kişinin yerini alan General Wrangel’i kendi iktidarı için tehlikeli bulmuş ve İngilizler tarafından getirilen “Çarlık rejiminin Gürcistan’da restore edilmesi” önerisini reddetmiştir.
Aynı tarihi süreç içinde Kazım Karabekir’in komutasındaki Osmanlı birlikleri 12 Mart 1918’de Kars, Ardahan ve Batum’a girmişlerdir. Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti ile Osmanlı yönetimi arasında Trabzon’da başlayan barış görüşmeleri Ermeni tarafının direnmesi sonucu başarıya ulaşamamış ve Kafkaslar’da Rus ordularının boşaltmış olduğu alanlarda Osmanlı ordularının ilerleyişleri sürmüştür. Kafkasya’nın zenginliklerinde gözü olan ortağı Almanya’nın muhalefetine karşın Osmanlı orduları Baku’ye dek ilerlemişlerdir. Azerbeycan petrolleri üzerinde gözü olan İngiltere, Ağustos 1918 ortalarında İran üzerinden Baku’ye bir ordu yollamıştır. Bolşevik güçleri kovarak kenti ele geçirmiş olan Rus Sosyalist Devrimciler (SR) ile Ermeni milliyetçisi Taşnaklar (Dashnak) ve diğer Hıristiyan topluluklar, İngiliz ordusu ile birleşmişlerdir. Osmanlı ordusu 300 km kadar daha kuzeydeki stratejik geçit Derbent’i (dar kapı, demir kapı) 10 Eylül 1918’de ele geçirip Bakü yolunu kuzeyden kesince, İngiliz birlikleri bağlaşıklarını yüzüstü bırakıp çekilmişlerdir.
İngiliz güçlerinin çekilmelerinin ardından, Bakü’yü denetleyen Taşnaklar ve Sosyalist Devrimciler Ermenistan’a kaçmışlardır. Osmanlı’nın İttihatçı yönetimi Baku’yu Azerbeycan Cumhuriyeti’nin Başkenti olarak ilanetmiştir. Genç Azerbeycan Cumhuriyeti kısa bir süre için Osmanlı nüfus sahası haline gelmiştir. Azerbeycan Demokratik Cumhuriyeti (1918- 20), sayıları onu aşan ülkeler tarafından tanınan halkı Müslüman ilk cumhuriyet olmuştur… Söz konusu gelişmenin ardından Sovyetler Brest- Litovsk’un Kafkasya ile ilgili maddelerini iptal etmişlerdir. Fakat aynı yıl Almanya, ortakları ve Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’nı yitirince, olaylar bir kez daha yeni yataklarında akmaya başlamışlardır.
Osmanlı İmparatorluğu, 31 Ekim 1918’de yürürlüğe giren Mondoros Mütarekesi ile kayıtsız şartsız teslim olmuş ve İmparatorluğu Almanya’nın safında savaşa sokmuş olan Enver, Talat ve Cemal Paşalar 2 Kasım 1918 günü ülkeyi gizlice terk etmişlerdir… Başlangıçta Çarlık Rusyası’nın da dahil olduğu ve Bolşevikler tarafından açıklanıp yırtılacak olan gizli Sykes- Picot anlaşmasına göre Fıransızlara bırakılmış olan Musul bölgesine petrol anlaşmaları karşılığında İngilizler yerleşmişlerdir. Kilikya, Adana yöreleri Fıransızlara ve Antalya yöreleri ise İtalyanlara bırakılmıştır. İstanbul, Boğazlar, İtilaf Devletleri’nin ortak işgalleri altına girmiştir ama asıl olarak İngilizler duruma hakim olmuşlardır. Samsun’a çıkan İngiliz birlikleri bölgede eski tarihi Pontus devletini -kendi denetimlerinde- canlandırma peşine düşmüşlerdir. Ülkenin tüm limanları işgal edilmiş ve İtilaf Devletleri’nin orduları ihtiyaçlarını Türkiye halkının sırtından bedava sağlamaya başlamışlardır.
Son anda İtilaf devletleri ile anlaşmış olan Venizelos Hükümeti’de İstanbul’un işgaline katılmıştır. İngiliz, Fransız ve Amerikan savaş gemileri ile gelen Grek tümenleri 14 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkartma yapmaya başlamışlardır. Beş gün sonra da Mustafa Kemal Dokuzuncu Ordu’nun Genel Müfettişi olarak Samsun’a ayak basmıştır… Diğer yandan, Ocak 1919’da Paris’te Serves’de başlayan “barış” konferansı sürmekteydi ve 20 Ağustos 1920’de imzalanacak olan anlaşma, başlamış olan Anadolu ihtilali tarafından geçersiz hale getirilmiştir…
Serves “barışı” ile güney Kafkasya ve sınırlarındaki altı vilayet Ermenistan’a verilmiştir. Brest- Litovsk anlaşması ile Osmanlı tarafından geri alınmış olan Kars ve diğer vilayetler Ermeni Cumhuriyeti’nin denetimine girmiştir. Daha fazlasını isteyen Ermeniler, sınırlardaki Müslüman halka karşı saldırılar başlatmışlardır… Serves’e karşın Anadolu teslim olmamıştır; Büyük Millet Meclisi’in açılışı 19 Mart 1920 günü Ankara’da ilan edilmiş ve aynı yıl 23 Nisan günü 190 üye ile genç Meclis çalışmalarına başlamıştır.
Doğu’da Kazım Karabekir’in komutasındaki birlikler silahlarını bırakmamışlardır. Bu birlikler 1920 yılının Eylül ortasında Ermenistan Cumhuriyetine karşı saldırıya geçmişlerdir. Kars, Sarıkamış, Gümrü (Leninakan) kentleri Kazım Karabekir’in komutasındaki 18. Kolordu’nun eline geçmiştir. Ermeni yönetimi ile 2- 3 Aralık gecesi Gümrü’de barış anlaşması imzalanmıştır. Bu yeni anlaşma ile Serves anlaşmasının Ermeni Cumhuriyeti’ne bırakmış olduğu topraklar ve Brest- Litovsk ile kazanılmış olan Kars ve diğer vilayetler yeni kurulmuş olan Ankara Hükümeti’nin eline geçmiştir. Sonuçta Ermeni Cumhuriyeti tüm toprak taleplerinden ve Anadolu’da bir Ermeni çoğunluğu olduğu iddialarından vazgeçmiştir.
Ermeni birliklerinden ele geçirilen çok yüklü miktardaki cephane Batı Cephesi’ne yollanmıştır… Taşnak yönetimindeki Ermeni Cumhuriyeti’nin Ankara hükümeti karşısındaki yenilgisi, milliyetçi Ermenistan’ın Bolşevik Partisi’nin emrindeki Kızılordu karşısında direncinin kırılmasına yardımcı olmuştur. Türklerin başarısı, komünistlerin Ermenistan’da denetimi sağlamalarını kolaylaştırmıştır. Kurulma yolunda olan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anlaşması olan Gümrü barışı, daha onaylanamadan Ermenistan’daki yönetim Kızılordu tarafından yıkılmıştır. Buna karşın, 16 Mart 1921 tarihli Moskova Anlaşması ve 13 Ekim 1921 tarihinde imzalanmış olan Kars anlaşması, Gümrü Anlaşması’nın maddelerinde önemli bir değişiklik yapmamıştır.
Çok kısa bir tarihi süreç içinde Kafkasya’da üst üste önemli değişiklikler olmuştur. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından Kafkaslar ve özellikle Gürcistan, geçici olarak Büyük Biritanya’nın denetimi altına girmişti…
Mayıs 1918’de Rusya’dan bağımsızlığını ilanetmiş olan Azerbeycan’a Nisan 1920’de hiçbir çatışma olmadan Kızılordu girmiştir. Aynı ay Azerbeycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edilmiştir ve Azerbeycan Sovyet Sistemi içine katılan ilk Kafkasya cumhuriyeti olmuştur. Ve yine daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Kızılordu Azerbeycan’a girdiği sırada, 26 Nisan 1920 günü Mustafa Kemal, -Büyük Millet Meclisi’ndeki resmi sıfatıyla- Lenin’e ilk telgrafını çekip yardım talebinde bulunmuştur. Ve ayrıca aynı telgrafında Mustafa Kemal, “Azerbeycan’a Bolşevik zümresini sokmaya hazır olduğunu” bildirmiştir-zaten başka alternatifi yoktur ama böylece bir dostluk gösterisi yapmıştır.
Bazı milliyetçi yazarların tarihi çarpıtma çabalarının tam tersine, iç savaşın zor günlerini yaşamakta olan Moskova yönetimi ile kurtuluş savaşına önderlik etmekte olan Ankara Hükümeti arasındaki ilk ilişkiler Ankara’nın, Mustafa Kemal’in insiyatifi ile başlamıştır. Profösör Mete Tuncay’ın “Türkiye’de Sol Akımlar (1908- 1925)” adlı değerli yapıtında verdiği ve ayrıca çok yazarlı bir ürün olan “Türkiye Tarihi 4, Çağdaş Türkiye 1908- 1980” adlı kitapta özetleyerek tekrarladığı bilgiler ve Luis Fischer’in“Lenin” adlı kapsamlı biyografi çalışmasında verilen bilgiler aynı yöndedir. Mete Tuncay’ın elindeki zengin kaynaklardan ayrıntılı örnekler alarak yazdığına göre, kurtuluş savaşının askeri yönetimi arasındaki yazışmalarda Bolşeviklerden yardım sağlama, Bolşevikliği anlama ve gerekirse bu yönde bir politik yakınlaşma içine girmegeniş yer tutmaktadır.
Anlaşıldığı kadarıyla Bolşeviklik ile yakınlaşma politikası aynı zamanda Batı’ya karşı bir siyasi şantaj unsuru olarak kullanılmıştır. Böylece politik zafere daha rahat ulaşılabileceği düşünülmüştür… Aslında bu politik şantaj politikası veya daha kibarca bir ifadeyle bir çeşit denge hesapları, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika çizgisindeki belirgin renklerden biri olmuştur. Sonuçta, bazı daha alt düzeyde ön temasların ardından, yine Mete Tuncay’ın anlatımı ile Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından üç gün sonra, 26 Nisan 1920’de Lenin’e bir telgraf çekmiştir. Telgrafta Mustafa Kemal, “Emperyalist devletler aleyhine ve bunların esareti altındaki insanları kurtarma amacıyla Sovyet yönetimi ile işbirliği yapmaya hazır olduğunu” bildirmektedir. Yine aynı telgrafta, “Eğer Sovyet yönetimi Menşevik Gürcistan’a karşı harekete geçerse, Türkiye’nin de emperyalist Ermeni hükümetine karşı harekete geçmeye ve önceden de yazılmış olduğu gibi– Azerbeycan’a Bolşevik zümresini sokmaya hazır olduğu” bildirilmektedir. “Müşterek mücadelemiz için kuvvetlerimizi teşkilatlandırmak üzere para ve silah yardımında bulunulması” talebi ile telgraf son bulmaktadır. Söz konusu telgraf, Louis Fischer’in “Lenin” adlı biyografisinde de ayrıntılarıyla anılmaktadır.
Louis Fischer’in anlatımıyla, eski bir silahlı kuvvetler üyesi subay olan Simeon I. Aralov Ankara’ya ilk Sovyet Büyükelçisi olarak atanıp Moskova’yı teketmeden önce Dışişleri Bakanı Çiçerin tarafından Lenin’e takdim edilmiştir. Lenin Aralov’u,“Demek böyle yaşlı oğlan, artık şavaşmayı bitirdin, diplomat oluyorsun, çok iyi!”, diyerek karşılamıştır. Ardından Lenin Aralov’a şunları söylemiştir: “Kemal sosyalist değil. Fakat iyi bir örgütçü, çok yetenekli bir asker, ulusal- burjuva devrimi gerçekleştiren bir önder, ilerici karaktere sahip biri, akıllı bir devlet adamı olarak gözüküyor. O, bizim sosyalist devrimimizin anlamını kavramış ve Sovyet ülkesi ile uyumlu düşüncelere sahip. O, istenmeyen zorbalara karşı bir bağımsızlık savaşı sürdürüyor… Halkın O’na inandığı gözükmektedir. O’na yardım etmemiz gerekmektedir. Söz konusu dayanışma Türk halkına yardım anlamına gelmektedir. Bu bizim yükümlülüğümüzdür. Türk yönetimine ve halkına saygı duy. Gururlu, kibirli olma. Türklerin iç işlerine bulaşma! Grekleri onlara karşı İngiltere kışkırttı… Şimdi önünde zor bir görev var… Yoksul olmamıza karşın, Türkiye’ye maddi yardım yapacağız. Bunu yapmak görevimiz… Türk halkı yalnız olmadığını görecektir… Çarlık Rusyası yüzyıllarca Türkiye’ye karşı savaştı ve bu olgu doğal olarak halkın düşüncelerine damgasını vurdu… Siz güvensizliğin ne ölçüde yavaş yok olduğunu bilirsiniz. Bu nedenle, sabır, özen ve dikkat isteyen büyük bir yükümlülük taşıyorsunuz. Çarlık Rusyası ile Sovyet Rusya arasındaki farkı Türklere sözlerle değil, eylemlerinizle göstermelisiniz. Bunlar bizim görevlerimiz; siz bir elçi olarak onların iç işlerine karışmadan politikanızı sürdürmelisiniz ve halklarımız arasında gerçek dostluğu yükseltmelisiniz. Türkiye bir küçükburjuva tarım ülkesi. Endüstri etkisiz ve varolan birazı da Avrupalı kapitalistlerin ellerinde. Fazla işçi yok. Bunları hafızana kazımalısın.” (Hem yukarıdaki ve hem de bu paragraftaki koyulaştırmaları ben yaptım- Y.K.)
Aralov’un Ankara’ya ulaşmasından önce, 11 Mayıs 1920’de Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’in başkanlığında bir heyet Moskova’ya ulaşmış ve ilk resmi diplomatik ilişikiler bu şekilde başlamıştır. Türk temsilcileri ile Sovyet yönetimi arasındaki görüşmeler, Ermeni ve diğer Kafkasya cumhuriyetleri, Batum ve diğer bazı güvensizlik kaynağı sorunlara bağlı olarak uzamıştır. Bu arada 21 Şubat 1921’de Ankara’nın Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey Londra Konferansı’na katılmış, İngiltere Başbakanı Lloyd George ile görüşmüş ve Türklerden nefret eden bu kişiye Kafkaslarla ilgili farklı öneriler götürmüştür.
Şantaj politikalarına ve tüm krizlere, güvensizlik kaynaklarına karşın, 16 Mart 1921’de imzalanmış olan Moskova Anlaşması’ndan çok önce, Kurtuluş Savaşı’nın kaderinde büyük etkisi olan Sovyet mali ve askeri yardımı başlamıştır. Mete Tuncay, Sovyet kaynaklarından yararlanmış olan Profösör Armaoğlu’ndan aktararak, daha 1920 yazında Sovyet Rusya’dan Türkiye’ye 6 bin tüfek, 5 milyon kadar tüfek mermisi, 17.600 top mermisi, 200.6 kg külçe altın yolladığını yazmaktadır. Söz konusu yardım 1921 yılında ve daha ileriki yıllarda da sürmüştür. Mete Tuncay’ın adı yukarıda anılmış olan kitabında konuyla, yardım görüşmeleri ile, Mustafa Kemal’in talepleri ile ilgili olarak ayrıntılı bilgiler vardır. Stefanos Yerasimos tarafından yazılmış olan “Türk- Sovyet İlişkileri, Ekim Devriminden ‘Milli Mücadele’ye ” adlı kapsamlı araştırmadan da Moskova- Ankara ilişkileri üzerine ayrıntılı bilgiler elde edilebilir. Simon I. Aralov’da “Bir Sovyet Diplomatı’nın Anıları”adlı yapıtında, Türk- Sovyet ilişkileri ve Mustafa Kemal ile kurmuş olduğu kişisel yakın dostluk hakkında geniş bilgiler vermektedir…
Louis Fischer’in “Lenin” adlı kapsamlı biyografisinde kaydedildiğine göre, Moskova Anlaşması imzalanmadan kısa bir süre önce, İngiliz birlikleri Menşevikler tarafından yönetilmekte olan Gürcistan’dan çekilmek zorunda kalmışlardır. İngiliz askeri gücünün çekilmesi ile birlikte, Şubat 1921’de, Sovyet Kızılordusu Gürcistan’a girmiştir. Aynı sırada Mustafa Kemal’e bağlı askeri güçler de Batum’a girmişler ve 11 Mart 1921’de kente yerleşmişlerdir. O yıllarda Batum, Bakü’de çıkartılan petrolün tek ihraç limanı olduğu için, Sovyet Rusya açısından yaşamsal önem taşımaktaydı. Söz konusu gelişmeyi ve diğer ilişkileri çok daha ayrıntılı biçimde anlatan Stefanos Yerasimos’a ait “Türk- Sovyet İlişkileri” adlı araştırmaya göre, Moskova anlaşması ile Batum, artık Sovyet sistemi ile bütünleşmiş olan Gürcistan’a bırakılmıştır.
Kuzeybatı cephesinde İsmet Paşa’nın komutasındaki düzenli ordunun 10- 11 Ocak 1921’de İnönü’de kazandığı ilk önemli başarı, bir yandan Mustafa Kemal’in mandacılar karşısında ve Meclis’te konumunu güçlendirirken, diğer yandan da Sovyet Rusya’daki Türk heyetinin işlerini kolaylaştırmıştır. Kısa süre sonra Moskova anlaşması imzalanıp Sovyet yardımları resmi ve sistematik hale gelmiştir. Moskova’da bulunan Afganistan heyeti ile Ankara temsilcileri arasında 1 Mart 1921’de karşılıklı Türk- Afgan Dostluk Anlaşması imzalanmıştır ve böylece Büyük Biritanya’dan bağımsızlığını yeni elde etmiş olan Afganistan, Ankara hükümetini ilk tanıyanlar kervanının başında yer almıştır. Söz konusu anlaşma, Mustafa Kemal yönetiminin emperyalist baskı altındaki İslam dünyasında prestijinin yükselmesine yardımcı olmuştur.
Sonuçta, 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Anlaşması ile Batum’un ve kuzey Acarya’nın (Ajaria, Adzharia) statüleri kesinlikle belirlenmiştir. Türkiye sınırında, Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlı başkenti Batum olan Acara (Ajaria) Otonom Cumhuriyeti kurulmuştur. Aynı anlaşma ile Türk- Sovyet sınırı belirlenirken, Kars ve Ardahan Ankara’ya kalmıştır. Nahcivan Özerk Bölgesi ile ilgili sorunun çözümü ise ileri bir tarihe ertelenmiştir. Şüphesiz anlaşma burada sözedilenden çok daha ayrıntılıdır ve bununla tüm sorunlar çözülememiştir ama ilişkilerde çok önemli bir adım atılmıştır ve Sovyetler’in Anglo- Amerikan destekli Grek ordularına karşı savaşmakta olan Ankara’ya yardımları daha sistematik hale gelmiştir.
Moskova Anlaşması’nın ardından sözkonusu üç Kafkasya Cumhuriyeti ile Ankara yönetimi arasında 13 Ekim 1921 günü imzalanan Kars Anlaşması ile Acara (Ajaria) Otonom Cumhuriyeti üzerine eksik kalmış olan sorunlar ve özellikle Nahcivan Otonom Bölgesi üzerine ortada duran sorun çözümlenmiştir. Ayrı ayrı kurulmuş olan Gürcistan, Ermenistan ve Azerbeycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Mart 1922’de birleştirilerek Trans- Kafkasya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyetioluşturulmuştur. Nisan 1922’de, Gürcistan’a bağlı olarak ülkenin kuzeyinde -tam ortada- Güney Ossetya Otonom bölgesi şekillendirilmiştir.
Moskova anlaşması ile temelleri atılmış olan Türkiye Cumhuriyeti- Sovyet dostluğu II. Dünya Savaşı yıllarına ve sonrasına dek önemli bir sarsıntı yaşamadan sürmüştür ve Türkiye’nin ağır endüstrisi asıl olarak Sovyet yardımları ile kurulmuştur…”
YUSUF KÜPELİ KİMDİR?
Yusuf Küpeli: (d. 27 Mart 1944, Balıkesir) 68 Kuşağı öğrenci gençlik önderlerinden, siyasetçidir.
Yaşamı:
Çocukluğu Niğde’nin Ulukşla ilçesine bağlı eski adı Hamidiye olan [Bolkar Dağları]]’ndaki 2200 metre rakımlı Maden köyünde geçen Küpeli 11 yaşında ailesiyle İstanbul’a göç etti ve aynı yıl babasını kaybetti. 1958 yılında askeri liseye giren Küpeli, 27 Mayıs 1960 Darbesinden sonra Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın yaptıkları başarısız 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 darbe girişimlerine karıştı, tutuklandı ve TCK 146. maddesinden yargılandı. Davada beraat etmekle birlikte 1963‘te birçok arkadaşıyla Kara Harp Okulu’ndan çıkarılarak orduyla ilişiği kesildi.
Devrimcilik dönemi:
Öğrenimini önce ODTÜ ardından SBF‘de sürdüren Küpeli dönemin devrimci hareketine katıldı. 1968’de FKF Genel Başkanı seçildi. 1969’da kendisi gibi aranan Deniz Gezmiş‘le birlikte 1. Devrimci Milliyetçi Öğrenci Kurultayından sonra bir bildiri yayımladı. Kısa süre Filistin’de bulundu,[1] ardından Türkiye’ye döndüğü 1969 Kasım ayında yakalanarak 1970 Ağustosuna kadar tutuklu kaldı. 12 Mart 1971 Muhtırasından sonra Mahir Çayan‘ın önderliğinde THKP-C‘nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve örgütün ilk merkez komitesinde yer aldı. Mahir Çayan’ın cezaevinde bulunduğu dönemde örgüt içinde anlaşmazlık büyüdü ve Çayan’ın Kasım 1971’de cezaevinden kaçmasından sonra yapılan görüşmelerde bir uzlaşma sağlanamayınca Münir Aktolga‘yla birlikte THKP’den ayrıldı.
Mültecilik ve İsveç’e yerleşmesi:
1972’de tekrar yakalanan Küpeli toplam 8 yıla yakın tutuklu ve hükümlü olarak hapiste kaldıktan sonra, 1983’te infaz yasasındaki değişiklikle şartlı olarak tahliye edildi ve İsveç‘e kaçtı. Aynı yıl Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından atılan Yusuf Küpeli, İsveç’te mülteci olarak yaşadığı 5 yılın ardından 1988’de İsveç vatandaşı oldu.
Eserleri:
Tarihin İzinde Balkanlar ve ABD. İstanbul: Öncü Yayınları. 2000. ISBN 9789756783078
Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam. İstanbul: Kül Sanat. 2006. ISBN 9789758996391
Tarih ve politika üzerine çok sayıda makalesini kişisel sitesinde yayınlamaktadır.
Kaynakça: (Vikipedi)
^ Kendi anlatımıyla hayatı, http://www.sinbad.nu/kupelibil.htm
^ Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, İstanbul 1989.
www.dursunozden.com.tr













