Prof. Dr. Fahri Işık Röportajı: “Medeniyet Anadolu’dan Doğdu”

Medeniyet Anadolu’dan mı doğdu? Fahri Işık Aydınlığı…

Dursun ÖZDEN (Araştırmacı yazar-Belgeselci)

Kimi günlemler vardır, belleklerden silinmez. Kimi kişi ve olaylar vardır, tarihin her döneminde var olurlar. Belleğimize ve oniks mermer sutunlara kazınırlar. Uygarlığın bu izlerine tanıklık ederler… Anadolu Medeniyetinin özünsüz ve çıkarsız savunucusu olan değerli bilimadamı, arkeolog Prof. Dr. Fahri Işık hoca da bunlardan biridir… Bu bağlamda kendisiyle bir özel röportaj yaptım. Siz kıymetli okurlarımla ve vatan sever Anadolu aydınlarıyla paylaşmayı kendime görev bildim…

Aslında giderek sayımız azalıyor gibi görünse de; birbirinden habersiz oldukça çok vatansever çağdaş aydın, bilim ve kültür adamı var olduğunu biliyorum. Size bu kıymetli insanlardan biri hakkında özet bilgi vereceğim. Aslında benim bu bilgim ve anlatmaya çalıştığım gözlemlerim; bu güzel ve büyük işlere imza atan insanın, kendi halinde ışık kaynağı olarak önümüzü ve özümüzü görmemizi sağlayan bir bilim adamından söz edeceğim. O Aksakal Bilge, Bir Anadolu Dervişi, Arkeolog, Öğretim Üyesi ve yurtsever bir Bilim Adamı Prof. Dr. Fahri Işık hocamın, aydınlığından söz edeceğim, az da olsa, yeniden… Fahri Işık hoca, sağlık savaşı vere tiyatrocu Kenan Işık’ın abidir. Kenan Işık dosta da çok acil şifalar diliyoruz… 21. yy’ın ışık kaynağı bir bilimadamını daha çok tanıyın, bilin istedim… Güncel Serv Antlaşması olan, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi kapsamlı kuşatma altında olan kutsal ve bereketli Anadolu topraklarının kıymetini bilin anımsatması yapmayı yeğledim… Mustafa Kemal Işığına yüzünüzü dönün istedim…

Yirminci Yüzyılın başında, Emperyalizme karşı ilk bağımsızlık savaşını kazanarak zaferle taçlandıran ve özgürlük savaşı veren dünyadaki tüm mazlum halkların doğal önderi, umudu ve esin kaynağı olan Mustafa Kemal Atatürk; “İstiklalimizin  ve Cumhuriyet Devrimlerinin uykusu ve sigortası Tam Bağımsız Türkiye’dir. Bilimde de bağımsızlık şarttır…” diyerek, ‘Büyük Nutuk’ kitabında altını çizerek vurgulamıştı. 

Çok ilginçtir ki; Ödül almak üzere gittiğim, 12 Aralık 1996’da Küba’nın Başkenti Havana’da yapılan “Latin Amerika Edebiyat Ödül Töreni” sonrası kendisiyle yaptığım özel röportajda, Küba’nın efsanevi lideri Kumandan Fidel Castro şöyle demişti: “Devrimci Mustafa Kemal Atatürk, 20. Asrın başında, 19 Mayıs 1919’da Bandırma gemisiyle Samsun’a çıktı, Anadolu’dan emperyalist düşmanları kovmak için. Anadolu halkını örgütledi, savaştı ve zafere ulaştı. Tüm dünyaya örnek oldu. Biz Atatürk’ten etkilendik, esinlendik ve tam 40 yıl sonra 1959’da Granma Gemisiyle Küba’ya çıktık ve biz de savaşarak Faşist Batista Rejimini ve emperyalist kuşatmayı yıktık. Biz de zafere eriştik. Sakın kendinize başka önder, umut, ışık ve esin kaynağı aramayınız. Bizim ve dünyadaki bağımsızlık savaşı veren mazlum halkların önderi ve umududur Devrimci Mustafa Kemal Atatürk… Emperyalizme ve yerli çağdışı rejime karşı kazandığı bağımsızlık ve özgürlük savaşı ardından; Harf Devrimi başta olmak üzere, onun yaptığı Cumhuriyet Devrimlerini, bu kadar kısa sürede kimse yapamazdı. Türk Gençliği Atatürk’ün değerini, kıymetini ve ilkelerini asla unutmasın ve kendinize başka yol ve lider aramayınız. Ülkenizin kendi değerlerine sahip çıkınız…” demişti. Kaynak: Küba Uzak Değil, Dursun Özden, Belge Yayınları, 1997)

Bu yolda yürüyen sanatçılara, aydınlara, kültür ve bilim adamlarına imreniyorum. Şimdi size bu yolda çalışan ve özveriyle araştırmalar yapan bir bilim insanından ve bir Anadolu Kültürü ve Medeniyetini her koşulda savunan bir arkeolog olan bilim insanından söz edeceğim. Bu dünya güzeli, pek çok özellikleri olan çağdaş ve yurtsever bir bilim adamı; Prof. Dr. Fahri Işık. Sanat tarihi, Arkeoloji, Tarih ve Bilimsel Dergilerdeki yazılarından tanıyordum Fahri Hocayı. 

Yirminci Yüzyılın başında, Emperyalizme karşı ilk bağımsızlık savaşını kazanarak zaferle taçlandıran ve özgürlük savaşı veren dünyadaki tüm mazlum halkların doğal önderi, umudu ve esin kaynağı olan Mustafa Kemal Atatürk; “İstiklalimizin  ve Cumhuriyet Devrimlerinin uykusu ve sigortası Tam Bağımsız Türkiye’dir. Bilimde de bağımsızlık şarttır…” diyerek, ‘Büyük Nutuk’ kitabında altını çizerek vurgulamıştı. Bu yolda yürüyen sanatçıları, aydınlara, kültür ve bilim adamlarına imreniyorum. 

Şimdi size bu yolda çalışan ve özveriyle araştırmalar yapan bir bilim insanından ve bir Anadolu Kültürü ve Medeniyetini her koşulda savunan bir arkeolog olan bilim insanından söz edeceğim.  Bu dünya güzeli pek çok özellikleri olan bilim adamı; Prof. Dr. Fahri Işık. Sanat tarihi, Arkeoloji, Tarih ve Bilimsel Dergilerdeki yazılarından tanıyordum Fahri Hocayı. Yıllar önce, rahmetli dost insan Prof. Dr. Orhan Baykan hocanın organize ettiği, Denizli’de Pamukkale Üniversitesi’nde yapılan bilimsel bir sempozyumda tanıdım Fahri Hocayı. Ben Dursun Özden; “Anadolu Su Medeniyeti” başlıklı bir sunum yaptım. Fahri Hoca ile çok ortak yanlarımız olduğunu farkettim. Öte yandan, 19 Ekim 2016’de Denizli Pamukkale Üniversitesi’nde yapılan ve rahmetli can dostu, bilim insanı Prof. Dr. Orhan Baykan hocanın organize ettiği, Denizli’de Pamukkale Üniversitesi’nde yapılan bilimsel bir sempozyumda tanıdım Fahri Hocayı. Ben de “Anadolu Su Medeniyeti” başlıklı bir sunum yapmıştım. Fahri Hoca ile pek çok ortak yanlarımız olduğunu farkettim. 

Prof. Dr. Fahri Işık’ın da katıldığı; Pamukkale Üniversitesi (PAÜ), Su Politikaları Derneği ve İnşaat Mühendisleri Odası Denizli Şubesi işbirliğiyle “Laodikya Su Yazıtı, Anadolu’da Suyun Tarihi ve Bugünü” konulu sempozyum düzenlendi. PAÜ Fen Edebiyat Fakültesi Konferans Salonu’nda gerçekleşen ve 3 gün süren etkinliğe Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Erdur, Su Politikaları Derneği Başkanı Dursun Yıldız, DESKİ Genel Müdürü Doç. Dr. Mahmud Güngör, Mimarlar Odası Denizli Şube Başkanı Süleyman Boz, İnşaat Mühendisleri Odası Denizli Şubesi Başkanı Şevket Murat Şenel, Türkiye’de alanlarında uzman öğretim üyeleri ile öğrenciler katıldı. Sempozyumun açılış konuşmasını yapan İnşaat Mühendisleri Odası Denizli Şubesi Başkanı Şevket Murat Şenel, “Su varsa hayat var, medeniyet var. Medeniyetin izlerini takip etmek istiyorsak, suyun izlerini takip etmemiz yeterli. Türkiye’nin alanlarında önemli isimlerini burada ağırlamaktan memnuniyet duyuyoruz” dedi. 

İKİ ANTİK KENTE GEZİ DÜZENLENECEK

Etkinliğin konferans, sempozyum, panel ve geziden oluşan bir organizasyon olduğunu belirten PAÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Erdur, “Genel sunumların yanında Denizli’ye özgü sunumların yoğun olması, insanlık adına Denizli’nin ne kadar önemli bir geçmişi olduğunu gösteriyor. Davetli hocalarımız kendi alanlarında oldukça başarılı profesyonel isimler. İki gün sürecek etkinliğimizin sosyal program ayağında ise iki antik kente gezi düzenlenecek. Bu etkinliği organize eden tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum” diye konuştu. 

ANADOLU’DAKİ SU MÜHENDİSLİĞİ KONUŞULDU 

Açılış konuşmalarının ardından ilk olarak söz alan Emekli Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ünal Öziş, “Dört bin yıl boyunca Anadolu’da Su Mühendisliği” konusunda sunum yaptı. Anadolu’nun birçok uygarlığın kesişme noktasında yer aldığını belirten Prof. Dr. Öziş, “Evrensel bir kültür mirası niteliğini taşıyan, son dört bin yılın hemen her döneminden kalan, bazıları günümüzde de işlevini sürdüren pek çok su yapısı, Türkiye’yi tarihi su yapıları açısından dünyanın en zengin ve ilgi çekici açık hava müzelerinden biri kılmaktadır” dedi. Öziş, konuşmasını Hitit, Urartu, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı Dönemi Su Yapıları hakkında bilgiler vererek tamamladı. 

LAODİKYA VE HİERAPOLİS’E GEZİSİ

Gün boyu süren konferanslarda Prof. Dr. Fahri Işık “Uygarlık Anadolu’da Doğdu”, Prof. Dr. Celal Şimşek “Laodikya Su Yazıtı”, Prof. Dr. Doğan Yaşar “Tarihsel Kuraklıklar ve Savaşlar” konularında sunumlar yaptılar. Daha sonra araştırmacı yazar ve belgeselci Dursun Özden tarafından hazırlanan “Denizli Su Medeniyeti” adlı video gösterisi ve bildiri sunumu yayınlandı. Gittiği 99 ülkede Su Kültürünü araştıran ve UNESCO-IHP Su Forumlarında Türkiye’yi temsil edden, Belgeselci Dursun Özden’in “Uygur Karızları” ve “Anadolu Su Medeniyeti” bildirisi dikkat çekti. Ayrıca öğleden sonra “Anadolu’da Su Yönetimi” paneli gerçekleşti. Prof. Dr. Havva İşkan Işık’ın moderatörlüğünde yapılan panelde Prof. Dr. Orhan Baykan, Doç. Dr. Mahmud Güngör konuşmacı olarak katıldı. Su Politikaları Derneği Başkanı Dursun Yıldız’ın “Su Yönetiminin Tarihi ve Yeni Su Yasası Tasarısı” konferansıyla etkinlik sona erdi. Etkinliğin ikinci gününde ise Laodikya ve Hierapolis’e yapılan bilimsel kültür gezisi ise, çok verimli geçti….

Fahri Hoca, araştırmaya ve yazmaya devam ediyor…

Prof. Dr. Fahri Işık Hoca, bu etkinlikte sunduğu ve ayakta alkışlanan bildirisinde, özetle şu konuya dikkat çekti: Zamanımızdan 7-13 bin yıl öncesinin izlerini taşıyan Antalya’daki Patara Ören yeri kazıları, Efes, Bergama, Milet, Alacahöyük, Çatalhöyük, Göbeklitepe ve Anadolu coğrafyasındaki başka arkeolojik bulgular; bazı batılı arkeologlar ve onların yerli işbirlikçisi tarihçilerin iddia ettiği gibi bu zengin arkeolojik mirasımız olan eserlerin; Yunan, Helen, İtalyan, Makedon, Arap ve Pers kültürü olmadığını, bunların hemen hepsinin Anadolu Medeniyeti eserleri olduğu kanıtlanmış ve belgelenmiştir. Bu gerçeği kanıtlayan ve ödünsüz savunan bilim insanlarının başında gelen, Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı ve Patara Ören Yeri eski Kazı Başkanı Prof. Dr. Fahri Işık’a çok şey borçluyuz. Akdeniz’deki gemicilerin yön bulduğu Patara Fenerini, Meclis Arenasını, Antik Tiyatro, Hurmalı Yol ve Şifalı Gölü gün yüzüne çıkaran ve koruyan; Fahri hocanın eşi ve onun geven-yaşam desteği olan; Antalya Patara Kazı Başkanı Prof. Dr. Havva İşkan Işık ve ekibine de teşekkürler… Göbeklitepe üstündeki Kutsal Dut Ağacı ve Karız Su Kanalının anlamı neyse; Patara Ören Yerindeki Kutsal Hurma Ağacı ve Şifalı suyu ile öne çıkan gölün anlamı aynıdır… Su gibi aziz olmanın tam zamanı…

Bir röportajında, sevgili Fahri ve Havva Işık hocalar, yaşamlarında iz bırakan şu detayı vurguladılar;  

“KENAN BİR GÜN UYANACAK”

“Kardeşi ünlü tiyatro oyuncusu Kenan Işık’ın sağlık durumu ile ilgili soruya yanıt vermeden önce dalıp giden Fahri Işık, çok üzgün olduğunu, ancak kardeşinin bir gün uyanacağına dair umudunu koruduğunu söylerken sadece ‘Yazgı’ diyor. Malatyalı bir ailenin beş çocuğundan biri olan Fahri Işık, diğer kardeşi Prof. Dr. Cengiz Işık’ın halen Başkent Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yaptığını söylüyor. İki ablasından birinin artık hayatta olmadığını sözlerine ekliyor üzüntüyle…”

“MEZAR KAZICISI OLACAKMIŞ”

“Ailesinin arkeoloji okumasına karşı çıktığını ve bu seçimde ailesiyle sorunlar yaşadığını ekleyen Havva İşkan Işık, “Ailem benim doktor, mühendis olmamı istiyordu. Arkeolojiyi istediğimi söylediğim zaman büyük sorun yaşadım. Çok tepki gösterdiler. Arkeoloji sözcüğünü ömründe hiç duymamış olan babaannem babama ‘Bu kız ne olmak istiyormuş? diye sorduğunda, babam kızgınlıkla ‘Mezar kazıcısı olacakmış!’ demişti. Ve 1974 yılında böyle tanıştım arkeolojiyle” şeklinde konuşuyor…”

Prof. Dr. Fahri Işık Kimdir?

Arkeolog, öğretim üyesi ve araştırmacı. 27 Ekim 1944, Kılayık / Malatya doğumlu. Malatya Lisesi (1960), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Klasik Arkeoloji (1965) mezunu. Bonn Friedrich-Wilhelm Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsünde doktora (1973) yaptı. Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesinde asistan olarak Arkeoloji Bölümü kuruculuğu (1973) yaptı, 1976’da doçent, 1983’te profesör oldu. Arkeoloji Bölümü başkanlığı (1976-78), Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü başkanlığı (1978-90), Atatürk İlkeleri Anabilim Dalı başkanlığı (1986-88) görevlerinde bulundu. 1973’te Atatürk Üniversitesi, 1990’da Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji bölümlerini, 1992’de Likya Uygarlıkları Araştırma Merkezini kurdu. 1989’da Patara Kazılarını başlattı. Alman ve Avusturya Arkeoloji enstitüleri ile Anadolu Lahitleri ve Likya konusunda uzman olup, eski Anadolu uygarlıkları ve onların sürgünüyle Ege kıyılarında filizlenen Batı uygarlığının kökeni, özellikle İyon Sanatı alanlarında yoğunlaştı.

Anadolu ve Ege uygarlıklarının kültürel ve sanatsal ilişkileri ve Batı Uygarlığının Anadolu’da doğuşu, Anadolu Gırlandlı Lahitleri üzerine çalıştı. DAI, DAAD (1982), Humboldt Vakfı ve Onassis Vakfı (2000) burslusu ve Westfalya Wilhelm Üniversitesinde Konuk Profesör (2000) olarak Almanya’nın Berlin, Marburg ve Münster, İtalya’nın Roma kentleri ile Yunanistan ve Girit’te bilimsel araştırma ve çalışmalar yaptı. Makaleleri çeşitli Almanca yayınlarda, TürkAD ve Belleten  dergilerinde, İnönü Üniversitesi Malatya Çevresi Halk Kültürü Sempozyumu, J. İnan’a Armağan, Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri, E. Akurgal’a Armağan, H. Çambel’e Armağan, Balıkçı’ya Merhaba-Halikarnas Balıkçısı Günleri, Emin Bilgiç Hatıra Kitabı, TAÇ Vakfının 25 Yılı-Anı Kitabı kitaplarında yayımlandı. ASR “Sarkophag-Corpus” Bilimsel, Kültür Bakanlığı Bilim Kurulu, Alman Arkeoloji Enstitüsü, Avusturya Arkeoloji Enstitüsü üyesidir. Burdur-Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi öğretim üyesidir.

ESERLERİ (Araştırma): ALMANCA: Die Koroplastik von Theangela in Karien und ihre Beziehungen zu Ostionien zwischen 560 und 270 v.Chr. (1980), Die offenen Felsheiligtümer Urartus und ihre Beziehungen zu denen der Hethiter und Phryger (1995). TÜRKÇE: Doğa Ana Kubaba-Tanrıçaların Egede Buluşması (Suna – İnan Kıraç ile, 1999). İNGİLİZCE: Patara-The History and Ruins of the Capital City of Lycian League (2000), Miliarium Lyciae-Patara Yol Kılavuz Anıtı / Das Wegweisermonument von Patara (H. İskan ve N. Çevik ile, 2001)…

Öğretim Üyesi, Arkeolog, Yazar, Prof. Dr. Fahri IŞIK ile “Medeniyet Anadolu’dan Doğar” başlıklı bir röportaj yaptım. Fahri hocanın sorularıma (anında verdiği) yanıtlarını, bire bir yorumsuz sizlerle paylaşmak istedim.

Dursun ÖZDEN: (Araştırmacı yazar, belgeselci): “Uygarlık Burcu Bergama” belgeselim kapsamında, Antalya’da evinizde yaptığım (2016) bu röportaj için, bana zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ederim. Şanlı Urfa Göbeklitepe ören yeri kazı alanında, Kazı Başkanı Prof. Dr. Klaus Schmidt ile yaptığım özel bir röportajdan (2005) anlaşılacağı gibi; zamanımızdan 13 bin yıl eskilere uzanan Anadolu Medeniyeti izleri ve Medeniyetin beşiği olan Anadolu coğrafyasındaki bulguların; zengin tarihi, kültürel ve arkeolojik mirasın anlamı nedir sevgili hocam?

Prof. Dr. Fahri IŞIK (Öğretim üyesi, Arkeolog, Yazar): “Anadolu Uygarlıkların beşiği olarak bilinir ve bu tanımı hak eder çünkü; son zamanlarda yapılan kazılarda, özellikle de Urfa ve çevresinde, uygarlığın günümüzden 12 bin yıl öncesine kadar geri gittiğini ve Göbeklitepe ve Nevala Çori odaklı uygarlığın da bugünkü Batı uygarlığının temelini ve kökünü oluşturduğu söylenir. Henüz insanlar toplayıcıyken ve avcıyken, henüz daha yerleşik bir düzene geçmemişken 10. Bin yıl öncesinde Göbeklitepe’de o muhteşem tapınakların yapılması, onların bugün insanın aklının almadığı bir beceriyle oraya yerleştirilmesi gerçekten de çok düşündürücü. Artık insanlar Mısır piramitleri nasıl yapıldı konusunu konuşmuyor. Artık insanlar Göbekli Tepe tapınakları nasıl yapıldı, o taşlar nasıl kesildi, nasıl oraya getirildi, onun üzerindeki kabartmalar nasıl biçimlendirildi ve o kabartmaların düşünsel yönü neydi, insanlar neyi anlatmak istiyordu bunu konuşuyor. Sanki ikonlar gibi, sanki yazının olmadığını bir dönemde tarihlerini ve inançlarını o taşa dökmüşler gibi.” 

“Gerçekten de benzer bir durumu az zaman sonraki bin yıl içerisinde yine Urfa çevresinde Nevala Çori’de de görüyoruz. Diyarbakır Ergani yakınlarında Çayönü’nde görüyoruz. Bütün bu yapı bize Göbekli Tepe’deki o müthiş, inanılmaz uygarlığın aslında rastlantı olmadığını gösteriyor. Bir düşünce örgüsü içerisinde yapılmış olduğunu ve o düşüncenin Güney Doğu Anadolu insanının bütününü kapsadığı sonucuna götürüyor bizi. Henüz daha çanak çömleğin bile pişmiş topraktan yapılamadığı bir dönemdeyiz. Daha 8. Bin yılın sonlarına gelmemiş ama buna karşın taşı ve mermeri o muhteşemlikte işleyebilmek insanı gerçekten çok etkiliyor.” 

“Körtik Tepe yine önemli bir merkez. Diyarbakır yakınlarında, Botan Çayı kenarında. Orada belki kazıcısının aktardığı bilgilere göre, Göbekli Tepe’den de önceki bir kültürle karşı karşıyayız. Orada bir yerleşimin varlığı, orada mezarların varlığı, belki de Göbekli Tepe’de olmayan, Nevala Çori’de olmayan uygarlığın başka yönlerini karşımıza çıkartıyor ve bütünlüyor. Oradan Orta Anadolu’ya geçiyoruz. 7. Bin yıl başlarıyla birlikte, özellikle Çatal Höyük çok önem kazanıyor; hala önemini yitirmiş değil. Önceki Güney Doğu Anadolu uygarlığının öne çıkmasına karşın Çatal Höyük’de, özellikle Güney Doğu Anadolu’da olmayan bir yeni düşünce biçiminin doğduğuna tanık oluyoruz; o da Ana Tanrıça düşüncesi. Çünkü Güney Doğu Anadolu’da daha çok baba tanrı düşüncesi egemen. Orada yapılan resimler, doğrudan doğruya baba-tanrıyla ilişkili. Örneğin Göbekli Tepe’de insanı etkileyen boyuttaki dikmelerin, soyut Tanrı resimleri olduğu söyleniyor. Gerçekten de onların elleri zaten ön tarafta gözüküyor. Böyle bir döneme giriyoruz, acaba bu ana tanrıça düşüncesinin orta Anadolu’da ortaya çıkması tarım toplumuyla mı ilgili? Bu tartışılıyor fakat böyle olduğunu ben pek düşünmüyorum çünkü Avrupa’da daha önceki bin yıllar içerisinde, yirminci bin yıllar içerisinde mağaralarda ele geçen ana tanrıça betileri bize erken dönemde, henüz tarıma geçmeden de ana tanrıça inancının var olduğunu gösteriyor. Bunu mutlaka yine toprakla bağlantılı olarak görmeliyiz çünkü Anadolu ana tanrıçasının bir diğer adı da toprak ana. İnsanı doğuran, besleyen ve ölümünde etkin olan; hem bu dünyada hem de öte dünyada bir yerde yönlendirici olan bir tek tanrıça kültüyle karşı karşıyayız. O kadar önemli ki, onu izleyen kalkolitik dönemde 6. 5. Ve 4. Bin yıllarda yassı put diye adlandırdığımız, soyut Tanrı resimlerinin hemen hemen tümü ana tanrıça.” 

D. ÖZDEN: Anadolu Medeniyeti’nin önemi nedir?

Prof. Dr. Fahri IŞIK: “Süreklileşiyor. Onun o sürekliliği Hititler dönemine kadar devam ediyor. Hititlerle birlikte hatta 3. Bin yılın sonlarında, yeni baştan baba tanrı düşüncesinin ön plana geçtiğini görüyoruz ama hiçbir zaman ana tanrıça etkisini yitirmiyor. Onun aslanlı ya da leoparlı tahtında oturan resmi,  Roma çağı işlerine kadar hiç değişmeden devam ediyor. Onun aynı gövdede çift başlı resimleri, hiç değişmeden Roma çağı resimlerine kadar devam ediyor. Ve bu devamlılık, bu süreklilik, Anadolu insanının bin yıllar içerisinde düşüncede değişmediğinin bir kanıtı olarak görülüyor. Çünkü eğer sanıldığı gibi, denildiği gibi zaman içerisinde Anadolu’ya gelen halklar kültürde, sanatta ve düşüncede egemen olmuş olsaydı, Anadolu’daki bu  geçmiş uygarlığın izlerinde artık bunu görmeyecektik ama onu süreklilik içerisinde görmüş olmamız, bize bu kültürün devamlılığını ve aynı zamanda ne zaman baskıda olduğunu gösteriyor.” 

“Anadolu’ya hiç kuşkusuz halklar gelmiştir ama gelen halklar hiçbir zaman Anadolu’da var olan kültüre baskın bir kültür geliştirememiştir. Baskın bir sanatı ortaya koyamamışlardır. Var olan kültürü benimsemişlerdir, özümsemişlerdir, kendilerinden bir şey katarak özgün bir şey ortaya çıkarmışlardır. Ama o hep Anadolulu olmuştur, Anadolulu kalmıştır. Bunu ben çok önemsiyorum çünkü Batı uygarlığının yaratılışında, Anadolu’nun önceliği hep söylenir ve denir ki, bugünkü Batı uygarlığı erken demir çağla birlikte Anadolu’da, Batı Anadolu’da, İyonya’da yaratıldı. Bunda kimsenin kuşkusu yok ama İyon uygarlığı ve İyon kültürü doğrudan doğruya bir Yunan kültürü ve Yunan uygarlığı olarak gösteriliyor. 200 yıldan beri Almanların öncülüğünde bütün Batının düşündüğü, yazdığı ve de ısrarla üzerinde durduğu bu.” 

“Bugünkü Batı uygarlığı Anadolu topraklarında yaratılmıştır; İyonya’da yaratılmıştır fakat, 11. Yy da Anadolu’ya göçen Yunanlıların o toprakları sömürgeleştirmelerinin ardından yaratılmıştır. Bir Yunan uygarlığının ve simgesinin ürünüdür. İşte kültür ve sanatı böylesine kökünden alırsan, 12. Bin yıl önceden alırsan ve de o sürekliliği belgeleriyle ortaya koyarsan ve oradan Geç Tunç Çağı’ndan erken Demir Çağı’na, yani sözde Yunanlıların Anadolu’ya geldiği döneme kesintisizi bir biçimde geçersen, bunun anlamı bugünkü Batı Uygarlığını yaratan, Anadolu’nun Batısı’nda İyonya’da yaratan halkların Yunan değil, Anadolulu olduğudur. Bunun başka türlü anlamı olamaz.” 

“Bunun böyle olduğunu ben 30 yıla yakın bir süredir çalışmalarımla ortaya koyma çabası içerisinde oldum. Ve hiç beklenmedik bir biçimde, bundan 10-12 yıl kadar önce Mısır’da 3. Amenofis’in tapınak mezarında hakları içeren bloklar, yeni bloklar ortaya çıktı. O bloklardan birinde korunabilmiş yan yana duran üç halk simgeleniyor. Onlardan sol baştaki Luviler, ortadaki Büyük İyonya, sağ baştaki Mitani ya da Maduna diye adlandırılıyor. Burada önemli olan o blokta adlandırılan 2 halkın, Luviler’in Maduna ya da Mitanilerin Anadolu halkları olması. Ve onlar Anadolu halkı olunca, ortada yer alan Büyük İyonya’nın da bir Anadolu toprağı olduğu sonucuna varılıyor. Çünkü orada ele geçen ve o zamanki dünyanın en büyük halklarının adını içeren blokların her biri, belirli bir coğrafyada sınırlı. Yani bir blok üzerinde hem Mısır’dan hem Yunanistan’dan hem Anadolu’dan yok. Ya hepsi Afrika’dandır, ya hepsi Yunanistan’dandır ya da Anadolu’dandır. İşte bu blok, gerçekten bütün sorunu çözdü. Şimdi artık yazılı olarak biz biliyoruz ki, eğer Luviler Anadolu halkıysa -ki bunda kimsenin kuşkusu yok-, eğer Maduna ya da Mitaniler Anadolu halkıysa -ki bundan kimsenin kuşkusu yok-, o zaman Yunan’lar gelmeden 250-300 yıl önce Anadolu’da bir İyonya’nın varlığı gerçeği ortaya çıkıyor. Yani İyonların yerli Anadolu halkları olduğu, Yunanistan’dan gelen Atina’lılar olmadığı gerçeği ortaya çıkıyor. Bu benim için çok önemli çünkü 1980li yılların ortasında yazmaya başlamıştım. Bunu arkeolojik yönden belgelemeye çalışıyordum ama şimdi artık elimizde yazılı bir belge var; hem de çok önemli bir kaynaktan, hem de Mısır’dan.” 

“Bu neyi değiştirir? Bu bugünkü Batı uygarlığının seyrini değiştirir. Anadolu’nun ne kadar önemli bir kültür toprağı olduğu gerçeğini ortaya koyar. Çünkü daha Göbekli Tepe’de yaratmaya başlayan ve onu izleyen Kalkolitik Dönemde artık kentten devlete geçmeye başlayan bu topraklar; 2. Bin yılın başlarında Hititlerle ilk dünya devletini kuran bu topraklar, öyle anlaşılıyor ki zaman içerisinde her gelenin koyduğu katkı ile bugünkü Batı uygarlığının özünü oluşturabilecek halkların yurduydu. Bu nedenle Anadolu toprağı gerçekten bereketli denebilir ama o bereketi çok yönlü almak, çok yönlü aldırmak lazım. Kültürde, sanatta, düşüncede ve yaratıcılıkta bunu algılamak lazım. Özetle söyleyeceğim bunlardan ibaret.”

Bergama deyince doğal olarak akla ilk gelen muhteşem bir kale. Zaten Pergamon sözcüğü ya da Pergamos sözcüğü bir doğu dili, Yunanca değil, bu biliniyor. Ve Pergamon ya da Pergamos kale anlamına geliyor.” 

“Başlangıçta 8. ve 6. yüzyıllar öncesi bir buluntu yoktu, bu nedenle acaba bu isim nasıl doğuya bağlandı bilemiyoruz çünkü; Yunanca değil. Ama son zamanlarda yapılan kazılar gerçekten 2. bin yılda Bergama’da bir yaşamın varlığını ortaya koymaya başladı. Bu kuşkusuz Seha Irmak dediğimiz Hitit metinlerinde adı geçen ve daha sonra Hitit Vazal Krallığı’na bağlanan bir bölgedeydi. O bölgeye ait olmalıydı. Ama tıpkı biraz önce anlattığım gibi Yunanlılar Anadolu’ya geldi, Anadolu’yu feth etti, böylece o topraklarda bugünkü Batı uygarlığını kurdu diyorlar. Bu bir masal. Tarihsel hiçbir gerçekliğe dayanmıyor. 5. Yyda Yunanistan’da, özellikle Atina’da yazılan mitoslar böyle söylüyor. Düşünebiliyor musunuz? 700 yıl sonra Atina’da Persler’i yendikten sonra Atina’lılar, o milliyetçi duygular içerisinde oturuyorlar 700 yıl önceyi yazıyorlar. Böyle bir şey kesinlikle olamaz. Yani sözlü gelenek 3 nesilden daha geriye gidince şaşar. Burada 3 değil belki 30 nesil var geriye giden.” 

“Bergama durumunda da aynı şey var. Mitoslarda Telefos diye bir kurucu kraldan söz ediliyor. Babası Herakles imiş, anası Auge imiş. Bunlar Yunanistan kökenliymiş. Fakat orada bir gerçek unutuluyor, Telefos adına çok yakınlaşan bir Hitit Tanrısı var, Telepinu. Bu da gösteriyor ki, Telefos’la Telepinu arasında bir bağ olması lazım. Hititlerle bir bağ olması lazım. Ve bu bağın bir yerde Bergamalıların Anadoluluğu, Doğululuğu görüşünü ve düşüncesini belgelemiş olması lazım. Şimdi nasıl ki İzmir ve çevresi yani İyonya, Atina’dan gelenler tarafından ya da Atika’dan gelenler tarafından kolonize ediliyor ve Yunanlaştırılıyor; Bergama ve çevresi, yani Hititlerin Seha Irmak ülkesi de orta Yunanistan’dan gelen Teselyalılar tarafından Yunanlılaştırılıyor. Onlara Eyollar deniyor, Eyol halkı.” 

“Bu düne kadar hep böyleydi. Ben tıpkı İyonya aldatmacılığı gibi bunun da gerçekleri yansıtmadığı görüşündeydim ama bunun kanıtı, çok önemli bir isimden geldi; Brian Rousseau. Amerikalı bir bilim insanı olan Brian, bugün Gordion kazısını da üstlendi. Brian Rousseau 2008 yılında yayınlanan kapsamlı bir makalesinde yaptığı araştırmalarda, Anadolu’da Eyolya’da ele geçen çanak çömleklerin (sözde Yunan çanak çömleklerinin) gelen Yunanlara ait olmadığını, onların ticaretle gelmiş olabileceğini, bu nedenle o çanak çömleğin kesinlikle orada bir kolonizasyona işaret edemeyeceğini ortaya koydu. ‘Bunlar ticaretle ilgili şeylerdir’ dedi.” 

“Ben de aynı şeyi İyonya için söyledim. Ve o zamana kadar, özellikle de Troya kazısının Manfred Koffman tarafından yapıldığı döneme kadar, o eserlerin aslında Troya’dan Smyrna’ya kadar (İzmir’e kadar) olan bölgenin Yunanlılığı kanıtlanmaya çalışılıyordu. Minyas ismi verilen gri çömlek dediğimiz tek renkli çömlekler, orta Yunanistan’dan gelen bir çömlek tipiydi. Anadolu’da o yörede bulunması, orayı Yunanların kolonize ettiği anlamına geliyordu. Ama Manfred Koffman ve ekibi bunun böyle olmadığını kanıtladı. Daha önce James Mellaart da bunu söylemişti aslında ama bu hep unutuldu. Yaptıkları araştırmalarla Minyas çanak çömleğinin, aslında bir Anadolu yaratısı olduğu ortaya çıktı. Yunanistan’dan gelmemiş.  Sonuçta o çanak çömleğin bulunduğu bölge Yunanlılar tarafından kolonilize edilmiş ve bu nedenle de bu çanak çömlek oradadır görüşü tamamen yok olmuştur. Bu önemli bir delil.” 

“Minyas çömleğinin isminin değişmesi de önemliydi. Torea’daki bilim insanları ona artık Minyas grisi değil, Anadolu grisi dedi. Hal böyle olunca, Seha Irmak toprağındaki Hititler zamanında 2. Bin yıldaki halkın daha sonraki Bergama’da yaşayan halkın ataları olduğu gerçeği de bir yerde gündeme geliyor. Gerçekten de 4. Yyda sözde Yunanlıların geldiği 11. Yy’dan aşağı doğru 700 yıl kadar sonra, Bergama’da halkın büyük çoğunluğunun yerli olduğu anlaşılıyor, görülüyor ve  bugün kanıtlanıyor. Bunların Hitit kökenli, Filik kökenli ya da Lidya kökenli insanlar olduğu söyleniyor, yazılıyor; bunu Almanlar yazıyor. Efendim bu böyleymiş ama Ksenefon demiş ki bunların kralları Yunan’dı. Bir Yunan yönetiyor, kral Yunan olunca halk Yunan oluyor. Nasıl oluyorsa?” 

D. ÖZDEN: ‘Bilimde de tam bağımsız olmalıyız’ diyen Mustafa Kemal Atatürk, Ne demek istiyordu?

Prof. Dr. Fahri IŞIK: “Artık bunlara çok dikkatle yaklaşmak lazım. Batılının her dediğini doğrudur diyerek kabullenmemek gerek. Çünkü Mustafa Kemal’in en büyük hedeflerinden biri bilimde de bağımsızlıktı. Bu nedenle 1930’lu yıllarda gençleri yurtdışına gönderdi. Arkeolojinin yöntemlerini öğrensinler, gelsinler ve batıda da bağımsızca kendi topraklarının kültürlerini araştırsınlar diye. Bu nedenle biz düşünmeliyiz. Batılının her dediğini 100 kez okumalıyız. Kendi yazdığımızı 200 kez okumalıyız. Çünkü 200 yıllık bir dogma ve bu dogmayı yıkmak hakikaten çok zor. Hani demiş ya: ‘Fikirleri, yanlışları ve yerleşik düşünceleri değiştirmek, atomu parçalamaktan daha zordur’ diye; gerçekten de öyle. Arkeoloji ve bilim eğer sağlam temeller üzerine oturan belgelerle bir yere getirilebilirse eğer, bunu kendine özgüvenle ortaya koymak ve bütün dünyaya anlatmak hiç zor olmayacak. Özgüven çok önemli. Batılı böyle diyor ama bu böyle olmalı, hayır. Bu toprak seninse bu toprağın kültürünü ve uygarlığını, senin.. Mustafa Kemal’in yolu bu yoldu. Benim yıllardır tek başıma yapmaya çalıştığım gibi. Sağ olsun Havva da son zamanlarda kendi araştırmalarıyla, kendi öz düşüncesiyle ve öz görüşüyle aynı kanıyı paylaştı ve başka gençler de yavaş yavaş gelmeye başladı. Hocaları böyle diyor diye değil, kendi araştırmaları onları yine aynı doğrultuya, yani Anadolu’nun yaratıcılığı doğrultusuna götürmeye başladı. Batı’da da artık yavaş yavaş çözüldü olay. Özellikle biraz önce bahsettiğim Brian Rousseau gibi bilim insanlarının, kolonileri ve kolonizasyonları sorgulaması çok önemliydi.” 

“2015 ya da 14 yılında Koç Üniversitesi geç Tunç çağı, erken demir çağı kültürlerinin Anadolu’daki durumu ve konumu üzerine büyük bir sempozyum düzenliyor. O sempozyumda bildiriler yayınlanıyor. O bildirilerde Anadolu’da ve Adalar’da yapılan kazılarda varılan sonuç, benim 30 yılda vardığım sonucun aynısı, örtüşüyor. Kolonizasyon diye bir şey yok. Anadolu’nun batısına Yunanlar geldi, bu uygarlığı onlar yarattı diye bir şey yok. Bir süreklilik var, bir devamlılık var. Deniyor ki Bergama bir Yunan uygarlığı. Kentin adı Yunan değil. Halkı Yunan değil. Asıl Bergama’yı kuran Filetairos Yunan değil. Babasının adı Attalos. Olsa olsa Makedon olmalı, Yunan değil. Makedonyalı olabilir. Zaten bizim en büyük yanlışlarımızdan biri de bu. İskender dahil olmak üzere İskender sonrası, adına Helenistik dediğimiz o 300 ile 30 arası dönemdeki bütün kültürleri, bütün uygarlıkları Yunan diye adlandırmamız ve o şekilde algılamamız. Hayır. O dönemde her yere egemen olan Makedonlar’dı, İskender’in generalleriydi ve onların torunlarıydı. Seloikoslar olsun, Antigonuslar olsun, Seloikoslar olsun,  Pitulamaoslar olsun…” 

D. ÖZDEN: Bergama (Pergamon) Medeniyeti için ne söylersiniz?

Prof. Dr. Fahri IŞIK: “Bütün bunlar bundan 200 yıl kadar önce özellikle Almanların temellendirdiği, onların Yunan hayranlığından kaynaklanan yanlışlar. Adına Helenistik deniyor, neden efendim Helen uygarlığı bütün dünyaya yayılmış? Ekrem Akurgal hocam diyor ki, ‘Büyük İskender doğuyu Yunanlılaştıracağım derken kendisi Doğululaştı çünkü Tanrı oldu. Zaten babası da (II. Philip) kendisini tanrılaştırdı’. Yunan düşüncesinde tanrı diye bir şey yok. Bu nedenle ne İskender bir Yunandır, ne İskender’den sonra gelen generalleri ve onların kurdukları devletler ve o devletlerde yaratılan uygarlık bir Yunan uygarlığı olabilir. Sorun çok yönlü. Bu çok yönlü sorunu nasıl 2 kişi 3 kişi 5 kişiye söyleyeceksin bilemem ama çözülecek. Başlamak önemli.” 

“Bergama denince akla onun Helenistik dönemdeki kültürde ve sanatta yaratıcılığı geliyor. Persler Anadolu’yu ele geçirince, 6. Yyın sonundan başlayarak artık İyonya’daki sanatçılar ve düşünürler Anadolu’yu terk ediyorlar. O düşünce üzerine Atina kendi uygarlığını yaratıyor. Ve bu muhteşem bir uygarlık. Atina 5. Yyda altın çağını yaşıyor. Ve Atina’nın bu uygarlığı Anadolu’yu etkilemeye başlıyor. Ne kadar zaman sonra? İskender yeni baştan Anadolu’yu Perslerin elinden kurtardığı tarihe kadar. 3. Yya girişle birlikte Bergama başta olmak üzere, birden bire sanat ve kültür Atina’nın elinden yeniden Anadolu’ya geçiyor. Mimaride Piteous diye bir sanatçı var. Daha sonra Bergama Okulu dediğimiz, Zeus Sunağı’nı yaratanlar, hep bu kültürün odağının artık yeniden Anadolu olduğu gerçeğine götürüyor bizi. Bu önemli.” 

“Bergama denince akıllara hemen sunak geliyor. Sunak denince Zeus geliyor. Zeus denince Yunan akla geliyor. Hayır. Zeus’un Anadolu gök tanrısından, dağ tanrısından çıktığı; onunla özdeşleştiği bugün biliniyor. Neden Bergama Sunağı’nın temelinin altında bir kaya var? O kayaya Almanlar kutsal kaya diyor. Neden kutsal kaya? Çünkü kaya, gök tanrısının simgesi. Gök tanrısının evi. Anadolu gök tanrısı o kayada algılanır. Zeus da kayada algılanıyor. Örneğin Kaunos’da bir kaya var, o kaya Zeus’un kendisi. Hazzi Dağı’nın tepesinde bir kaya var, Helenistik dönemde bir Zeus tapınağı yapıyorlar; o tapınağın sellasının en kutsal odasının içinde duruyor o kaya. Zeus’un heykeli gibi. Bergama’da da öyle. Peki Yunanistan’da nasıl?” 

“Şimdi yeni bir moda çıktı, Pergamos aynı zamanda Zeus’un Olimpos Dağı’ndaki sarayıymış. Yunanlar onu o şekilde algılıyorlarmış. Peki Olimpos Tanrıçaları kim? Onlar Yunan düşüncesinin yaratıları mı? Yoksa onlar Homeros’un, Helviodos’un (biri Smyrna’lı diğeri Küme’li) iki Anadolu düşünürünün yarattığı tanrılar mı? Onların özü Anadolu’ya mı varıyor acaba? 1937 yılında Clemens Bosch’un dediği gibi: ‘Yunan Olimpos’undaki bütün tanrıçalar Anadolu ana tanrıçasından doğmadır’ demiştir. Yıl 1937. Daha sonra bunu Robben Felischer kanıtlar. Daha sonra ben bu konuya eğildim. Ve şimdi gerçekten de bugün Olimpos tanrıçaları dediğiniz tanrıçalar, (Apollon, Diyonisos ve Rezeus gibi) Yunan düşüncesinin yarattığı tanrılar değil artık. Bunların belgeleri ortada. Batılılar bu belgelere karşı belgeler ortaya çıkaracakları yere, olduğu gibi devam ediyorlar.” 

“Örneğin Bergama’da çalışan ve bugün Bergama müzesinin de müdürlüğünü yapan zat diyor ki: ‘Bergama sunağını Yunanlılar Zeus’un Olimpos’taki, Olimpos Dağı’ndaki sarayı gibi görürlerdi. Sunağın biçimini hep İyonlara bağlarlar aslında böyle bir şey yok’. Nasıl böyle bir şey yok? Yunanistan’da Bergama sunağı gibi bir sunak mı var? Onun U biçimli şekli, İyonya’da Sağmos’ta başlar. Royikos sunağı ile iyice…”

“Öyle ki, Ryokos sunağı ile Samos’taki (İ.Ö. 550 civarı) sunakla 200 yıl dolaylarında yapılan Bergama sunağının ölçüleri bile neredeyse birbiriyle aynı. Niye bir taraftan Yunanlar İyon diyor,  öbür taraftan da İyonya’yı bir tarafa atıp, o sunağın yaratıcılığında İyon payı yok saymaya çalışıyorlar? Bunu anlayabilmek çok zor ama telaş içerisindeler, öyle anlaşılıyor. Bergama Sunağı’nın önce sahibinin bir Yunan düşüncesinin ürünü olduğunu kanıtlamaları gerek ve Bergama sunak biçiminin Yunanistan’da yaratılan bir sunak biçimi olduğunu kanıtlamaları gerek ki; biz de diyelim ki tamam, evet, dünyanın 7 harikasından biri olan bu Bergama sunağı, gerçek anlamda bir Helen düşüncesinin ürünüdür, bir Helen yaratısıdır. Ama o tanrının o kayada bir algılanılırlığı yok. Başka yer yok muydu da geldiler orada kutsal kayanın üzerine kondurdular o sunağı? Neden çünkü o kutsal kaya daha önce Keşuk’tu. Gök Tanrısı, Anadolu gök tanrısıydı, Anadolu dağ tanrısıydı. Fırtına tanrısıydı.” 

“Bakın Hazzi Dağı, Asya ırmağının tam denize döküldüğü yerde muhteşem bir dağ. Antakya’da. Önce Baal’in sarayı var diye düşünülüyor. Babil’de, orada Baal yaşıyor. Dünyayı oradan yönetiyor. Bulutları o topluyor, oradan yağmura dönüştürüyor, yağmur olup yere inen de o.. ışıldıyor o saray. Daha sonra Hititler ele geçiriyorlar o bölgeyi. Bir bakıyorsunuz ki o saray ve o dağ, Teşub’un olmuş. Büyük İskender Anadolu’yu feth edince, orayı da ele geçirince bir bakıyorsun ki Zeus’un olmuş. Daha sonra Roma’nın oluyor, bir de bakıyorsunuz ki Jüpiter’in olmuş. Dağ aynı dağ. İnanç aynı inanç. Değişen sadece isim. Orada özellikle o tapınağın içindeki Hazzi Dağı’ndaki o kayanın Zeus olma gerçeği, Bergama’daki sunağın tabanındaki o kutsal kaya gerçeği ile örtüşüyor. Bunu başka türlü yorumlayamazsın. Orada o sunağın kondurulması,  Anadolu düşüncesinin bir ürünüdür…”

D. ÖZDEN: Troya kazısı bize neyi kanıtlıyor?

Prof. Dr. Fahri IŞIK: “Ne kadar doğruyu gösterdiğini Troya tek başına kanıtlıyor. Bakın, 1871’de kazıya başladılar. Savaştan sonra Bleigen geldi kazı yaptı. Ve  sanıyorum ki Manfred Koffman’ın kazıya başlaması 1988’e denk geliyor. Bir ara verildi Bliegen’den sonra. Koffman kazıya başladığı zaman Troya bir Yunan yerleşimiydi. Düşünebiliyor musunuz? Troya Yunanmış!” 

“Troya’nın 6. Katmanında, o en görkemli uygarlığın olduğu katmanda Akalar vardı, Aka Helenleri. Neden, çünkü çanak çömlek vardı. O dönem adına Miken denilen Yunan çanak çömleği vardı. Buna dayandırılıyordu sadece. Ve işin ilginç yanı, Manfred Koffman Anadolu uygarlıklarını çok iyi bilen bir bilimciydi çünkü; doktorası doçentliği hep Anadolu üzerine yapılmıştı. Tabii Anadolu’yu tanıyınca, Anadolu’yu bilince ve önyargıyla işin içine girmeyince iş değişti. Birden bire kazıdan sonra 10 yıl bile geçmeden, 3-5 yıl içerisinde 150 yıl boyu Yunan olan Troya’nın 6. Ve 7. Katmanı Anadolu oldu. Bütün bölgeleriyle. Bunu batılı içine sindiremedi. Bizi de çağırdı o tartışmalara, Havva ile beni. Tübingen’deki o büyük tartışma. Ve orada ben şunu gördüm. Gerek Stuttgart’ta, gerekse Von’daki sergide ‘Troya Yunandır’ diye giren Almanlar, ‘Bunlar Anadoluluymuş’ diye çıktı. Bunu içine sindiremedi batılılar. Sindiremedi. Çünkü Troya onlar için çok önemli. Onlar ve bütün Avrupa, sadece Almanlar değil bütün Avrupa, Polonya’sı da dahil bunu içine. Çekoslovakya da dahil.” 

“Hepsi kendi soyunu Troya’dan bir kahramana bağlıyordu. Ben bu soydan geldim diyordu. Zaten İtalyanların Eneyas soyu belli. Zaten Julius Claudiuslar diye bildiğimiz Augustus’la başlayan o ilk imparatorlardaki Julius, Eneyas’ın oğlu. Ankises’in torunu. Troya yanmış, artık elden gideceği belli, onlar da Afrodit’e diyor ki: ‘Babanı al, oğlunu al ve git İtalya’ya’.  Ve bunlar İtalya’ya çıkıyorlar. Babası omuzunda, oğlu Julius elinde. Ve İtalyan kendi köklerini, kendi soylarını Troya’ya bağlıyor. Sadece onlar değil, bütün Avrupa. Özellikle orta çağda bir soy sop meselesi var. Romalıların soyu belli de, ‘Benim soyum nedir?’ peşinde koşanlar fazla. Tabii orada Troya’nın ve o kahramanların Yunan olması durumu var ya.. Ama ne zaman ki böyle bir şey yokmuş yahu, bunlar Anadoluluymuş, bu nedenle fazla içlerine sindiremediler. Ama iş bitti artık.” 

“Bugün batıda hiç kimse müthiş Troya uygarlığına Yunan Uygarlığı demiyor artık. Şimdi sıra İyonya’ya geldi, İyonya’da da başladılar. Biraz önce bahsettiğim Koç Üniversitesi’ndeki sempozyum çok önemliydi. Arkeolojik belgelerle dolu her şey ama özellikle de 3. Amennofis firavunun İsa’dan önce 1400-1360 arası, İyonya’nın Büyük İyonya adı altında Anadolu’da var oluşunun ortaya çıkışı gerçeği. Bütün bunlar artık bu Yunan uygarlığının ve onun yaratıcılığının bir masal olduğunu, gerçekten bir masal olduğunu ortaya koyacak çünkü gerçekten de masaldı. Zaten 5. Yyda uydurulan mitoslar da onların temeli. Bilimsel bir temel yoktu.”

D. ÖZDEN: Troya, Fatih Sultan Mehmet ve Odessa Destanı?

Prof. Dr. Fahri IŞIK: “Aynı atadan gelen kardeşler değil miyiz? Ben de Troya’lıyım, sen de Troya’lısın. 1462 mi herhalde, Midilli Seferi’nden dönüşte Troya’ya uğruyor. Bu büyük Sultan ve Yunan tarih yazarına ‘yaz’ diyor. Ağlıyor o harabeleri görünce. İstanbul Konstantinapolis diyor feth etmek, Allah diyor bana Konstantinopolis’i feth etmekle Hektor’un intikamını almayı nasip eyledi diyor Fatih Sultan Mehmet. Çünkü Fatih’in anası Rum, Fatih Yunancayı biliyor, Fatih, İlyas destanıyla Odyseuus Destanını özgününden, orijinalinden okuyan bir adam. Fatih sıradan bir sultan değil. Fatih okuyan bir sultan. Fatih bilen bir sultan. Tıpkı Mustafa Kemal gibi. Dumlupınar’da söylediği söz acaba doğru mudur bilemiyorum. ‘Yunanlıları denize dökerek ben Hektor’un intikamını aldım’ demesi. Bu duygular hiçbir zaman ne intikamcı bir duygudur, ne de özünde milliyetçilik vardır. Bunun özünde Anadolu halklarına, Anadolu kültürüne ve uygarlığına sahiplik vardır. Hem Fatih’de hem Mustafa Kemal’de. Onlar Troya’lı ama onlar biziz. Biz onların devamıyız. Bu uygarlık, bir yerde bizim uygarlığımız olacak…” 

“Öyle bir zamana geldik ki, insan üzülüyor. Böyle bir toprakta yaşıyorsun, böylesine büyük uygarlıkların bulunduğu toprak senin mülkün şu anda; ama yıllardır verdiğin emekle şöyle bir geriye bakıyorsun, seni hiç eleştiren yok, tek bir satır eleştiren yok; ama senin gibi diyen de yok, senin gibi yazan da yok, senin gibi konuşan da yok ya da az. O zaman üzülüyorsun, diyorsun ki bu nasıl sahiplik bu toprağa? Ben yıllarımı verdim, 20 Almanca makalemi Türkçe’ye çevirdim ki okusunlar ve eleştirsinler, neresi yanlış. Hayır. Yine konferanslarda alkışlar, yine tamam haklısınlar ama yazılanlara bakıyorsun aynı, konuşulana bakıyorsun aynı. Benim bir tek amacım vardı, bütün bunları tartışmak. Tartışmaya açmak. İster yabancılarla, ister yerlilerle. Ama ne yerliden bir ses çıkıyor, ne yabancıdan. Neden efendim 200 yıl böyle denmiş? Ne demek 200 yıl böyle denmiş? Böyle denmiş diye o doğru mudur? Onun anlamı doğru mudur 200 yıl denenler? Peki neden bilim var? Niye bilgi var? Eğer 200 yıl denenler doğruysa, eğer o günden bu tarafa hiçbir şey değişmemişse niye arkeoloji var? Niye kazılar yapılıyor o zaman? Bulgular hiçbir şeyi değiştirmeyecek mi? Yeni bulgularla yeni görüşler ortaya atılmayacak mı? Yeni kanıtlar bulunmayacak mı? Bunlar yorumlandığı zaman neden yalnız kalacaksın? Bir başkası neden gelip de ‘Böyle diyorsun ama, böyle değildir’ demiyor? Ya da böyledir neden demiyor? Nedir bu? Kendine güvensizlik, başka hiçbir şey değil.” 

D. ÖZDEN: Batı merkezli düşünen ve yazan sözde bilimadamları için ne dersiniz? 

Prof. Dr. Fahri IŞIK: “Batılıyı bir yerde anlıyorum ama bizimkileri anlamakta zorlanıyorum. Ya beni yerden yere vur, her şey yazılmış ortada. Gizli bir şey yok. De ki sen saçmalıyorsun de. Büyük üniversiteler beni konferansa çağırmamakla neyi amaçlıyorlar acaba? Bakın yine Kırşehir’e ve Karaman Arkeoloji bölümleri çağırdı, oraya gideceğim gelecek hafta. Milas’a gideceğim. Nereye çağırırlarsa gidiyorum ama o büyük üniversitelerin Arkeoloji bölümleri beni çağırmıyor. Neden? Alman Arkeoloji Enstitüsü beni çağırmıyor. Beni Patara konferansı için çağırdılar dedim yok Patara’nın kazı başkanı Havva. Onu o anlatsın, ben geleyim de size uygarlık Anadolu’da doğdu onu anlatayım dedim, çağırmadılar. Neden? Çağır da eleştir. Bilim budur. Benim dediğim doğrudur demiyorum ki. Benim araştırmalarım beni bu yöne götürdü. Gelin tartışalım, doğru mudur yanlış mıdır. Onda da anlaşamıyoruz. Nasıl bilim yapılır, nasıl görüşler paylaşılır ya da yadsınır. İş zor gibi görünüyor ama açıldı, ucu açıldı. Ben eskiden yaşayamam, göremem diye düşünüyordum ama sanıyorum ki yaşayacağım ve göreceğim. Gidiş onu gösteriyor.” 

“Milet’te ve çevresinde büyük bir kuraklık oluyor. İS 1050 – 950 yıllarında, Hristiyanlık dönemi hakim. Köylerden insanlar seçiliyor. Bugünkü Latmos Dağlarına çıkıyorlar. Hemen Bafa Gölü’nden yukarıya doğru. Hem de en sarp yerinden çıkıyorlar. İlahiler söylüyorlar. Bir kayanın önünde duruyorlar. En tepede ve zirvede bir kayanın önü. O kayanın önünde yağmur duası yapıyorlar. Anneliese Peschlow diyor ki, o kaya diyor binlerce yıl öncesinde Anadolu’nun Teşhub’uydu. Daha sonranın Zeus’uydu. Şimdi artık bir göksel din var, ne Teşhub var ne Zeus var ama o kayada o gelenek hala sürüyor. Tekerlek Dağı diyorlar adına, ben o sözcüğü sevmiyorum. Kim demişse, o kaya falan duruyor orada hala. Tıpkı şeydeki gibi, değişen hiçbir şey yok. Hazzi Dağı’ndaki gibi.” 

D. ÖZDEN: İda, Hazzi Dağı’nın zirvesinde de Türkmen, Alevi, Bektaşi kültürünü Şaman gelenekleriyle yaşanıyordu hocam. Ne dersiniz?

Prof. Dr. Fahri IŞIK: Evet. Anadolu’nun bugünün görüp de geçmişini okumamak mümkün değil. Doğa Ana kubaba, Ege’de Tanrıçaların Buluşması kitabımın ilk resmi odur. Tulos yakınlarında Arsadada bir ulu ağaç, Peynar ağacı gittik böyle yerlerde dalları, ama nasıl bir şey, dibinde bir sunak var. Sunağın üzerine yemiş koymuş oradaki insanlar. Etrafını duvarla çevirmişler, kıblesine bir mihrab açmışlar. Oraya bir tel gerip, bir namazla, yanına da bir tesbih koymuşlar. Orada birisine ‘yahu’ dedim, ‘ağacınız odununuz çok herhalde buralarda, neden kesip yakmıyorsunuz?’ dedim. Dedi ki ‘bey, bir komşu denedi ertesi gün ocağı söndü, öldü gitti’ dedi. Ben de ‘N’oldu neden ki?’ dedim. ‘Şu dağda, Eren Dağı’ndaki Erenle bu ağacın Ereni sürekli savaşırlar’ dedi, bakın iyi dinleyin ‘sürekli savaşırlar’ dedi. ‘Dağ, Erene her zaman baskın gelir’ dedi. ‘Bu ağaç erenin dalını budağını yere indirir’ dedi. Yıldırımla, şimşekle, onunla bununla dedi. Havva bana baktı, ben Havva’ya baktım, dedim ‘Bu adam ne anlatıyor yahu?’ Yıldırımla ve şimşekle diyor. Teşhub’un da Zeus’un da simgesi şimşektir, yıldırımdır. Bilmiyor bunu adam, hiçbirini okumamış, görmemiş ama bin yıllarca aynı düşünce sürmüş. O ağaç ereni dediği de Anadolu Ana Tanrıçası, onun özü ağaçta algılanır. Ama bu sene gittim, bizim saygımız, geçmişimize saygımız o kadar. Dibinden kesmişler koca peynarı. Yerine ceviz dikmiş, bilmem ne dikmiş oraya. Tarihi geçmişten bugüne böyle getiren bir başka örnek yok. Yaşıyorsun. Sen ona dağ ereni, ağaç ereni derken aslında islama karşısın ama hiç farkında değilsin. Günah işlemiyorsun, o kültür öyle gelmiş öyle gidiyor.” 

“Bergama için değil de özellikle Troya için ben ’Kız Öldün Lahidi’ni çok önemserim. Bir lahid buldular, kaç sene oldu 20 sene oldu. Adı Kız Öldün Tepesi. Bir Tümülüs, bir mezar. Açıyorlar, içinden muhteşem bir lahit, en erken lahitlerden biri, İÖ 500 dolayları. Üzerindeki kabartmada Bergama prensesinin ölümü betimlenmiş. Poliksena’nın. Hektor’un kız kardeşinin. Ona aşık oluyor Akileus. Bir biçimde olmuyor sonra rüyasında öldükten sonra Poliksena’ya diyor ki Akileus ‘Onu benim mezarımın önünde kurban edin’. O sahne işleniyor. Ama lahdin ön yüzünde de o mezarın, lahdin sahibi genç kız. Evlenmeden ölmüş. Muradına ermeden ölmüş. Bütün betimlemeler onu gösteriyor. Oradaki bize anlatılmak istenen yerli halkın Troya acısını, savaş olmuş 700 yıl geçmiş hala içinde hissetmesi. Kendisini Poliksena’yla özdeşleştiriyor orada. Onun ölümüyle kendi ölümünü özdeşleştiriyor. Nerede burada Yunan? Birlikte okuduğum Kanola Ryensberg isimli arkadaşım bir makale yazmış bunun üzerine, hep Yunan her şey Yunan. Dayanamadım, Ekrem hocanım 100. Armağan kitabına ‘ne yunanı’ dedim yahu. Bu var mı Yunanistan’da? Hangisi günah? Bir defa düşünce her şeyiyle birlikte yerli. Tek başına o lahit, Troya halkının Anadolululuğunu, yerliliğini olduğunu gibi gözler önüne seriyor. 500 yıl sonra. Savaşta olduğunu sanmıyorum. 700 yıl sonra pardon. Savaş 1200 diyorlar, ben sanmıyorum yani savaş.. olduysa bile, o Homer’in anlattığı şiddette ya da o filmde gördüğün şiddette korkunç bir savaş değildi. Çok isterim Manfred Koffman o savaşı belgelesin ama çıka çıka küçük ok uçları, küçük sapan taşları falan çıktı. Ancak küçük bir savaşı gösterebilen bulgular. Daha sonra diyorlar ki, Yunanlılarla Troyalılar arasında sürekli bir savaş oldu, 50 yıl sürdü 100 yıl sürdü, çünkü 40 yıla tekabül eder bu da, Homeros anlatmaz. Homeros’un anlattığı şey o savaşın çok az bir dilimidir.”

D. ÖZDEN: Troya, Luvi ve Hititlerin Helen ya da Yunan olduğu söyleniyor. Ne dersiniz?

Prof. Dr. Fahri IŞIK: On yıllık savaşın. O onu sanki bir iki gün içinde özetler. Bu nedenle diyorlar ki, uzun süren bir savaştı, onu Homeros destanlaştırdı. Ve işin en ilginç yanı, bir mühür bulundu, Hititler yıkıldıktan sonra, sözde her taraf Yunan olduktan sonra. Troya da dahil. Yaklaşık 1150-1100 arasına tarih veriyorlar mühür için. Luvice. Onun Troya’da bulunmuş olması, bir sekretere ait olması, üzerinde yazıyor sekreter ve karısının adı var. Ve orada bir kurumsallığın var olduğuna ve o kurumsallıkta resmi dilin Luvice olduğunu gösteriyor ve halkın da Luvililiğini kanıtlıyor, belgeliyor.” 

“Görüyorsunuz, tıpkı İyonya’da olduğu gibi bir bakıyorsun ki orada arkeolojik belgeler, bulgular seni Anadolu’ya götürüyor; birden bire bir mühür çıkıyor seni kanıtlıyor. İyonya’da olduğu gibi. Yıllarımı veriyorum kültür ve sanatla ilgili o halkın kimliğini ortaya koymak için; birdenbire Mısır’dan bir yazı çıkıyor, seni kanıtlıyor. Ama ne oluyor şimdi, çok ilginç. Özellikle Emnofis’in o İyonya’nın Anadolu’da var olduğunu gösteren yazısı perişan etti batıyı. Öyle makaleler var ki, Luvileri Yunanistan’a koymak, oraya yerleştirmek çabası içerisine bile giriyorlar yahu! Bu kadar da olmaz. Sen Luvileri nasıl Yunanistan’a götürürsün yahu? Çünkü Luvileri Anadolu’da kabul ederse, İyonların da Anadolu’da olduğunu kabul etmek mecburiyetinde kalacak; o nedenle Luvileri Yunanistan’a taşıyor beyefendi. Ki, İyonlar da Yunanistan’da olmuş olsun. Bu hale geldiler…”

D. ÖZDEN:Değerli Hocam, Sonuç olarak ne dersiniz? 

Prof. Dr. Fahri IŞIK: “Oysa; iddia edilen bu mesnetsiz, somut ve gerçek olmayan iddaların, yalan ve yanlış kirli bilgiler artık çoktan tarihi çöplüğüne atılmıştır. Pek çok landa olduğu gibi ışık doğudan doğar ve yükselir. Medeniyetin Anadolu’dan doğduğunu, gerçek tarihçiler, araştırmacılar, arkeologlar ve bilim adamları çoktan kanıtlamışlardır… Aksini iddia etmek körlüktür ve cehalettir. Ya da, batı merkezli emperyalist çarpıtmalardır… Zon zamanlarda, Anadolu coğrafyasının pek çok yerinde yapılan ören yeri kazıları sonunda; Anadolu’nun bir uygarlıklar mirası açık hava müzesi olduğu kanıtlanmıştır. Zamanımızdan 13 bin yıl öncesi medeniyetlerin yaşadığı Anadolu toprakları, bize şu gerçeği kanıtlıyor; Anadolu’da yaşadığı kanıtlanan pek çok medeniyetin (kimi batı merkezli kaynakların ve oradan beslenen yerli unsurların iddia ettiği gibi Helen, İtalyan, Yunan, Makedon, Roma, Bizans, Pers ve Arap medeniyeti olmadığını, tam kasine) hemen hepsinin Anadolu Medeniyeti olduğu gerçeği ile yüzleşmekteyiz… Bu nedenle ilk kitabımın adı çok anlamlıdır: “UYGARLIK ANADOLU’DAN DOĞDU!..” 

SONUÇ:

Prof. Dr. Fahri IŞIK:Sevgili Şaman kardeşim, araştırmacı yazar, belgeselci ve çağdaş gezgin Dursun Özden’in, TRT Belgesel Kanal’da yayınlanan 13 bölümlük “Anadolu Su Medeniyeti-Anadolu Karızları”, “”Uygur Karızlarına Yolculuk” ve “Uygarlık Burcu Bergama” belgeselleri; bu bakımdan önemli çalışmalardır. 2016’da Denizli’de Pamukkale Üniversitesi, Su Politikaları Derneği ve İnşaat Mühendisleri Odası Denizli Şubesi işbirliğiyle “Laodikya Su Yazıtı, Anadolu’da Suyun Tarihi ve Bugünü” konulu sempozyumda; Dursun Özden’in ve benim de yaptığım sunumlarda, bu tezlerimizi kanıtlayan belge ve bilgilere yer verdik… Türkiye’nin pek çok üniversitesinden gelen bilim adamları, arkeologlar, su mühendisleri ve araştırmacıların bildirileri de ayakta alkışlandı. Dilerim, benzeri etkinlikler her herde ve her zaman desteklenir ve yapılır… Dursun Özden’in 1996 yılında, Küba’nın efsanevi lideri Fidel Castro ile Atatürk hakkında yaptığı röportaj çok anlamlıdır… Ayrıca, Bir Anadolu aydını olan (Niğdeli) Dursun Özden’in yönetmenliğini ve yapımcılığını üslendiği “Uygarlık Burcu Bergama” belgeseli ve “Bergama Güzellemesi” kitabı, dilerim amacına ulaşır… Unutmayalım: “UYGARLIK ANADOLU’DA DOĞDU.” Medeniyetlerin beşiğidir Anadolu…”

KAYNAK: “Uygarlık Burcu Bergama” belgeseli, Yönetmen: Dursun Özden. “Bergama Güzellemesi”, Yoleri Yayınları, 2018.   www.dursunozden.com.tr

Birbirlerini 18 yýl sonra farkeden profesör çiftin hikayesi

2 yorum

  1. Anadolun Medeniyeti izindeyiz…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

shared on wplocker.com