




| Almanya Yitik Vatan (Deneme) |
|
|
|
|
Bor’dan Bonn’a Gurbet Treni
Bir de buna yabancı düşmanlığı, başka ülkelerden gelen Doğup büyüdükleri kerpiç damlar, suyun mavi gözünden sulandıkları çam oluklu pınarlar, namusu ve vatanı ile eş tutulan bereketli topraklar, kına gecesinde zılgıt çektikleri hoyrat bozlaklar, uygarlıkların ve sevdaların zengin mirası Anadolu, Türkülere ve halaylara can veren, gül veren yiğitlerin ve sevgisini sebil eyleyen al yazmalı – selvi boylu güzellerin yurdu, bayramlara esin kaynağı aksakal bilge dervişler ve yoleri gezgin dervişlerin kutsal otağı, gül ibikli horozların ve kınalı koçların yolevi, yoksulluğu varsıllığa taşıyacak umut yolu, çoraklaşan toprak ve artan işsizlik ıslak raylara tutunmakta, Ulukışla’da saat beşte donu çözüldü rayların. Ulukışla Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı’nda, Alman doktorların, atlara yapılan muameleyi anımsatan, Anadolu gençlerini diş kontrolu ve genel sağlık muayenesinden geçirip, ayıklayıp gitmelerine karar verdikleri güçlü ve sağlıklı Türk erkekleri, Halk Eğitim Müdürlükleri aracılığıyla pasaport ve vize işlemleri tamamlandı. Bor’dan başlayan ve Sirkeci garından sonra Bonn’da noktalanan “Umuda Yolculuk” treni uzanan Bor tren garında biricik ulu yiğidi Bora’yı uğurlamaya gelen, yavuklusu badem gözlü Badegül’e “çabuk geri gönsün” diye ardından bir testi su serptiren, hüzünlü ama umutlu yolculuk başladı. Niğde’den, Ulukışla’dan, Ereğli’den, Aksaray’dan ve öteki Anadolu topraklarından gelip, “Almanya Acı Vatan” türküsüne eşlik eden gençler, tıka basa bindikleri kara vagonlar içinde bilmedikleri coğrafyalardan geçip, hüzünlü ama umutlu bir yolculuğa başladılar. 40 yıl önce, köyünde ve evinde heybetli ulu bir çınar gibi caka yapan bu adamlar, dişleri sökülmüş aslanlar gibi sus pus, azıkları belinde, düşleri dilinde yola düştüler ve dün köyün efendisi iken, bu gün Almanya sokaklarının çöpçüsü oluverdiler. İki kimlikli, uyumsuz ve kendi vatanlarında, vatansızlar… Kendi öz kültürüne yabancılaşan ve uçurumda yuvarlanan bir başka nesil, Almanya Türkçesi bile öğretemediğimiz, tarikatların ya da terörün kucağına itilen, yabancılaşan ithal damatlar… Onlara, 3 milyon insanımıza; “yaban artık sıla oldu” diyen, büyük umutlarla Anadolu’nun her yanından olduğu gibi, Bor’dan Bonn’a gurbet treni ile gelenlere, artık “Almancılar ya da Gurbetçiler” deniyor. Elbette gurbet ellerde; köyündeki eşini unutup, eşinden ayrılmış gurbetçi kadınla ya da yabancı kadınlarla evlenip melez çocukları olanlar, tasarruflu yaşamdan artan tüketim eğilimine, misafir işçilikten vatandaşlık statüsüne değişim, kiracılıktan ev sahipliğine, işçilikten Girişimciliğe ve sanatçılığa yükselen yurttaşlarımızın da sayısı az değil… Ve onlar için acıklı türküler söyleniyor, filmler yapılıyor ve okunmayan kitaplar yazılıyor sayısız… TÜRKİYE’DEN ALMANYA’YA GÖÇÜN MÜZİKALİ 1961 yılında Sirkeci-Bonn ve Köln hattında başlar ilk göçmen işçilerin Almanya’ya gelişi. Kimi dayıoğlundan emanet, kimi iple tutturulmuş bavullarda; sadece dualara ve gözyaşlarına sarılı, sakız rengi çamaşırlar değil, bir de geri dönme özlemleri, umutları saklıdır. Dumanlı dağların yerinde dumanlı fabrikalar, iki kara çocuk gözü gibi sıcak, çift göz oda evlerin yerini “Heim“lar almıştır artık. Acı vatan Almanya’ya gelirken yanlarında; iki üç giysi, yârin, ucu kıvrılmış eski bir fotoğrafı ve dillerine, özlemlerine merhem olur diye sazlarını getirmişler. Çoluğu çocuğu geride bırakabilmişler ama binlerce yıllık türkülerini, sazlarını bırakamamışlar. Köylerden, kasabalardan ya da kentlerin yoksul bölgelerinden gelen ve Avrupa’nın en gelişmiş ülkesine işçi olarak yerleşen birinci kuşağın yaşadığı dil sorunu, kültür farklılığı çok büyüktür. Öyleki içlerinde henüz elektriği dahi görmemiş işçilerin Osram, Siemens, Bosch gibi firmalarda öğrendikleri; gündelik hayatta yedikleri içtikleri yaşadıkları, gördükleri ancak türkülerle anlatılabilecek şeylerdir. Birinci kuşak göçmenlerden ozan Metin Türköz, insanların yaşadıklarını hemen değerlendirir ve bunları sazına döker. Bu dönemde yaklaşık 30 kaset 72 single çıkarır: Onlar bu yeni hayatın, “meister“lerinden, “brötchen“lerinden yeni türküler yakarken, geride bıraktıkları Türkiye’den de onlara türküler yakılır, filmler çekilir. Geri dönüş vakti ertelendikçe, gönderilen marklar artık hasreti gidermez olur. Almanya, gelen işçiler için ağırdan aksaktan ikinci vatan olsa bile geride kalanlar için çoktan bir acı vatan olmuştur: Almanya’daki ilk dönem türkülerin temel özelliği; işçilerin hem dayanışmalarını sağlayan hem de ağır yaşam ve çalışma koşullarını bir nebze olsun hafifletmeyi sağlayan bir eğlence aracı olmasıdır. Her ne kadar ilk kuşak kendi içinden birçok halk ozanı çıkardıysa da, sonraki kuşaklarda buna pek rastlamıyoruz. Feyzullah Çınar, Aşık Mızrap, Ozan Şah Turna gibi âşıklar bir yandan ozan geleneğini sürdürürken, diğer yandan göç tarihine ilişkin oldukça önemli ipuçları veriyorlardı: Örneğin Aşık Muzaffer ayrılık ve yaşam koşullarının zorluğunu işleyen türküler yaparken, Kemteri dönemin Berline Hükümet eden Belediye Başkanı Ebehardt Diepgen’e hitaben; Sayın Diepgen Bir Çare Bul!“ adlı eser yazar. Ozan Şah Turna ise daha çok alevi-sol bir dünya görüşü ile genelde çevre, barış, ırkçılık gibi sorunlara değinir: Bunlar arasında özellikle Yüksel Özkasap’ı anmadan geçmemek gerekiyor. Köln Bülbülü olarak da anılan sanatçı önce türkü söyleyerek başladığı müzik yaşamına, Almanyalı göçmen toplumun arabesk müziğe eğilimini görünce arabeske yatay geçiş yapar. Yüksel Özkasap özellikle 60’lı yıllarda yaptığı “Nasıl Oldu Yolum Düştü Köln’e“, “Gurbet Yolu Gariplerin Yoludur”, “Almanya Da Neler Çektim Mehmedim“, “Almanya’ya Mecbur Ettin Yoksulluk Beni” gibi 45’likler ile Almanya’daki göç müziğimizin tarihinde önemli bir yer edinir: Geç dönem diye adlandırabileceğimiz 70’lerin sonunda Almanya’ya yerleşen Türk halk müziğinin büyük yenilikçilerinden Neşet Ertaş, 28 yıl boyunca türkülerini Almanya’da yapar. İlk olarak Berlin’e gelen sanatçı burada hem evrensel konulara yönelir, hem de içinden geldiği kültürü derinleştirir. Daha sonra çalışmalarını Köln’de sürdüren Neşet Ertaş ayrıca, Almanya’dan Türkiye’yi besleyen ender müzisyenlerden biri olma özelliğini taşır. Yüzden fazla eseri Türkiye’de brçok sanatçı tarafından seslendirilir: Göçün geleneksel müzik kanadında önemli bir ağırlığı da Alevi müziği oluşturur. Özlem Özdil, Erdal Erzincan, Hasan Yükselir, Güler Duman, Adil Arslan, Taner Akyol gibi daha adını sayamayacağım birçok sanatçı hem Almanya’da hem de Türkiye’de isim yaparlar. Almanya’da Alevi’lerin Türkiye’den daha iyi örgütlenmiş olmaları Alevi müziğinin burada daha da kolay gelişmesini sağlar. Bu noktada en belirgin olan unsur ise; Almanya’da geleneksel müziğin, Alevi müziği üzerinden batı enstrümanlarıyla, batılı formların kapılarını zorluyor olmasıdır. Bunun ilk örneklerini 1980’lerde ve 90’larda Adil Arslan Önce “Batı Doğu Divanı” sonra da “Üryan” albümleriyle sergiler: Daha sonra yine göze çarpan örnek ise; 2000 yılında Betin Güneş yönetiminde Köln Senfoni Orkestrası’nın, Preacherman’s Friend Kilise Korosu, bazı Yunanlı ve Alevi müzisyenlerle birlikte yeraldığı “Bin Yılın Türküsü” etkinliği olur. Yine Berlin’de yaşayan ve klasik Batı müziği eğitimi almış olan Taner Akyol ise gerek “Göçmen Kuşlar” albümü gerekse “Taner Akyol Trio” adlı caz grubuyla artık bağlamayı ve geleneksel Anadolu müziğini batılı forma yerleştirme yönünde önemli adımlar atmaktadır. Böylelikle artık neredeyse 50 sonra Almanya’ya özgü Almanyalı müziğimizin temellerinin atılıyor olduğunu da söyleyebiliriz. Türkiye'den gelip Almanya'da iltica başvurusunda bulunanların yaklaşık % 5'inin ilticası kabul edilmiştir. İlticası kabul edilenlerin sayısı 40 ile 50 bin arasında tahmin edilmektedir. Türkiye'den Almanya'ya iltica başvurusunda bulunanların sayıları yıllara ve zamana göre farklılık arzetmektedir. En fazla iltica başvurusu 1980 yılında gerçekleşmiştir. 1980 yılında iltica başvurusunda bulunan 107 binin 57 bini Türkiye'dendir, 1991 yılında iltica başvurusunda bulunan 257 binin 23 bini Türkiye'dendir. 1987'den itibaren her yıl artan oranda bir iltica başvurusu gözlenmektedir. İltica başvurusundaki artışlarla Türkiye'deki ekonomik, siyasal ve sosyal gelişmeler arasında doğru orantılı bir ilişki bulunmaktadır. Almanlar, Türkiye’ye göç ediyor Almanlar Türkiye’ye göç ediyor deniyor. Doğrudur. Almanlar, İngilizler, İsrailliler ya da başka ülke insanları, Anadolu’nun en güzel turistik yerlerinden mülk edinip yerleşiyor. Farkı bu… Almanya’da ekonomik durumun gittikçe kötüye gitmesi ve işsizliğin rekor düzeye gelmesi nedeniyle yurtdışına göç edenlerin sayısı hızla artıyor. Göç ülkesi olarak bilinen Almanya’da bu nedenle "Tersine göç" yaşanıyor. Almanya’daki Federal İstatistik Enstitüsü verilerine göre, 2004’te yaklaşık 145 bin Alman göç etti. 1919 öncesine mi dönüyor, bu cennet vatanımız? Mustafa Kemal’i ve Çanakkale’yi unutma!.. Kaynak: www.dursunozden.com.tr |
Get the Flash Player to see this player.

İletişim: ozdendursun@gmail.com